Abdülbaki Gölpınarlı’nın Hayatından Bir Kesit

0

SALACAK’TAKİ AHŞAP EV, BAKİ HOCA VE “GARÎB”…

Ihlamur’dan Teşvikiye’ye uzanan yokuşun üst ucunda, sık sık rastladım ona… Beyaz saçların üzerine itinayla oturtulmuş siyah berenin altında pembe, güleç bir yüz; daha bir itinayla kesilmiş uzun, beyaz ama yer yer hafif sarımtrak bir sakal, kalın bir baston ve ceketin altında yakasız bir gömlek… Ne zaman görsem, bir hareket fark ederim dudaklarında… Her an bir dua, yahut nefes veya mersiye okumakta olduğunu çok sonraları öğrenecektim…
1970’li senelerdi… Yolda, her ay, en az iki defa karşılaşırdık… Bizim Teşvikiye”nin sakinlerinden değildi… İsmi de, cismi de, ne iş yaptığı da merak olmuştu ve hiç birşey bilmiyordum hakkında… Sadece bir sırrını çözebilmiştim: Yokuşun yukarısındaki camiin hemen yanı başından kalkan Karaköy dolmuşuna bindiğini… Hatta bir defasında, Kadıköy’de tesadüf etmiştim… İskelenin bir kaç yüz metre ilersinde, daracık bir sokakta, zeytinyağı satan dükkânın önünde… İmbikten geçirilmişçesine ince, hoş kokulu zeytinyağıyla uzun “amberbû” pirinci bulunurdu orada… Sahibinin İran taraflarından olduğunu bilirdik… Yaptığı iş satış değil, eşe-dosta “lütfen” vermekti aslında… Yarım kilo amberûyu yalvar-yakar koparabilip kendimi mutlu saydığım günlerin birinde, aynı bereli zat, karşısında siyakat vavı halini almış dükkân sahibinin uzattığı belki üç, belki dört kiloluk pirinci alıp hiç anlamadığım ama âhengini hemen hissettiren bir dilde birkaç kelime söylemiş, çarşının kalabalığına karışmıştı… O âhenkli dilin Farsça olduğunu, sonradan öğrenecektim…

Seneler böyle geçti…
O yıllar, bohemlik zamanlarımızdı… Üniversiteyi bitirmiş, bir elde tanbur, öbüründe dosyalar dolusu nota, o meclis senin, bu meclis benim dolaşıp dururdum arkadaşlarla… Bir de kitap yazmaya heveslenmiştim: 14. yüzyılda Bağdat, Semerkand ve Herat taraflarında yaşamış hem besteci, hem musiki bilgini olan Abdülkadir-i Maragî”nin hayatını…
Abdülkadir’in kitaplarının birinde, “Makasıdu”l-Elhân” ın Topkapı Sarayı”ndaki müellif hattıyla olan nüshasında (R.1726, vrk : 77.b-78.a) bir ferman çarpmıştı gözüme… Dili Arapça-Farsça mülemma, yazısı noktasız, grift mi grift, değil bir cümlesini sökebilmenin, kelimenin nerede başlayıp nerede bittiğini anlayabilmenin bile dert olduğu bir ferman, daha doğrusu “ nişan” …
Sayfanın üzerine bir el, asırlar sonra “Ez hazret-i hâkan Emîr Tîmur be Hâce-i Cihân Abdülkadir” yazmıştı… Yani “Hâkan Emîr Timur”dan cihânın hocası Abdülkadir”e” … Dört ay kapı kapı dolaştım fermanı okutabilmek için… İstanbul’daki üniversiteler yetmedi, Ankara’dakiler girdi sıraya… Ve ne yalan söyleyeyim, bir buçuk sayfalık metni okutabilecek tek bir hoca bile bulamadım… Ya “gözleri iyi seçemiyordu”, “yahut çok meşguldüler” … Sadece bir kişi, Ankara’daki bir hanım profesör, “Belki okurum evlâdım ama, tam bir sömestirimi alır” dedi…” Hata yapmayacağımı da garanti edemem… Madem İstanbu’”dasın, bir de git Baki Hoca’ya göster… O halleder…”
“Baki Hoca” ya uzanan yolu, iki eski dostu açtı…” Çocukluk arkadaşı bir Mevlevî şeyhiyle, emekli bir edebiyat hocası… Teşvikiye’de seneler boyu Karaköy dolmuşuna doğru yürürken gördüğüm sakallı, bereli ve dudakları her an terennümle meşgul yaşlı adamın Abdülbaki Gölpınarlı olduğunu, birkaç gün sonra, haraplıktan hemen hemen çökmek üzere olan ama karşısındaki muhteşem manzarayı iyice seçebilmek için büyük bir inatla ayakta duran Salacak’ta, İhsaniye yamacındaki ahşap evin kapısını açtığında öğrendim…
Fermanı eline aldığında, “Şu hatta bak yâhûûû!… Gürgânî tâliyk… Ne yazmış adam” oldu ilk sözü… Sonra biraz daha derinden baktı fermanın fotoğrafına ve “Şimdi bunu oturup tercüme etmek zaman alır” dedi … “ Yarın sabah bir teyp getir, banda okuyayım, bitsin gitsin …”
İstanbul ve Ankara’daki Farsça hocaları arasında en açık sözlüsünün “Bir sömestirimi alır” dediği fermanın tercümesi, ertesi sabah teybin mikrofonunu açmamdan tam 20 dakika sonra tamam olmuştu… Farsçası “Sûret-i Nîşan-ı Emîr-i cihangîr Emîr Tîmur Gürgân ki der bâb-ı sipâreş Hazret-i Hâce be ehl-i Semerkand, novişte be-inşây-ı Novlânâ Şemseddîn-i Munşî…” cümlesiyle başlayıp “Cihânı zaptedip emrine başeğdiren Emir Timur Kürken’in Hoca Hazretleri’ni Semerkandlılar’a tavsiyesi konusunda Mevlânâ Şemseddîn Münşî”nin inşâsı ile yazdırdığı fermânın sûretidir” diye çevirdiği fermanın kasetini, şimdi simya gibi saklıyorum.
Sonradan, yıllarca haftanın en az dört gününü beraber geçireceğim Abdülbaki Gölpınarlı’yla ben böyle tanıştım…

Hakşinaslık, vefa ve terbiye …

Abdülbaki Gölpınarlı, onu ilk defa görenlerin yahut az tanıyanların üzerinde, sertliğin de ötesinde gayet huysuz ve aksi bir kişiymiş intibaı bırakırdı… Kimi zaman sert olmasına sertti ama, 31 Mart ihtilâlinden hemen sonraki günlerde annesinin elini tutup, sokaklarda kurulu darağaçlarında babası gazeteci, “Şeyhu”l-Muhabirîn” Ahmet Agâh Bey’in cesedini arayan bir çocuğun ileride ılımlı bir kişiliğe sahip olması tabii ki beklenemezdi… Ama bizler, yani yakınında olanlar için Abdülbaki Gölpınarlı demek, bir anı ötekine uymaz görünse de terbiyeyi ve vefayı ön plana çıkartan, numlara dikkat edildiğinde sevecenin de, seveceni olan, sevdiğini tam seven, sevmediğine etmedik lâf bırakmayan ve hepsinin ötesinde , sadece çalışan bir insan demekti…
Onu çocukluğundan, ilk gençliğinden itibaren tanıyanlar, bir özelliğine her zaman dikkat çekmişlerdir: “Artist ruhlu” oluşundan, monoton hayattan sıkılınca her an yeni bir şeyler arayıp bulduğu her yeniliğin peşinden koşmasından…
Kendisi de bunu gizlemezdi zaten… “Çalmadığım kapı kalmadı” derdi… “Önce Bektaşî oldum, başka başka kapıları da çaldım; icazetler, hilâfetler bile aldım… Hatta dinsiz bile oldum bir ara… Ama, bunları iyi ki yapmışım, yoksa bugünkü halime gelemezdim…”
Ve, vefa… Bu öylesine bir vefaydı ki, feyz aldığı kişilerin soyundan gelenlere de ayni hisle bağlanmış ve hayatta olmayan üstadlarının üniversiteye devam eden ama tezlerini yazamadıkları için bir türlü mezun olamayan çocuklarının tezlerini bizzat kaleme aldırmıştı…
Bugün, 1940’larda yayınlanmış ve özellikle müzikolojide birinci derece kaynak sayılan birkaç kitabın, aslında Abdülbaki Gölpınarlı’ya ait oldugunu sadece birkaç kişi bilir…
Yatağa düştüğü andan itibaren son nefesini vermesine kadar başucunda bekleyip gözkapaklarını eliyle indirdigi, çenesini bağladığı ve odayı soğumaya başlamiş ayaklarını öptükten sonra terkettigi hocası İsmail Saib Efendi’den bahsederken “Hayatta olsa da, dizinin dibine oturup birseyler ögrensem” demesi… Ömer Ferid Bey’in (Kam) sözü geçtiğinde “Vakitsiz yürüdü, müşküllerimi halledecek kimse kalmadı” diye yakınması ve bütün bunları söylerken, gözlerinden mutlaka ve mutlaka birkaç damla yaşın süzülmesi, bu vefanın dış dünyaya aksedişinden birkaç örnekti sadece… Hakkın, her ne olursa olsun teslimi gerekirdi ona göre… Sevmediği, hatta nefret ettiği kişilerin bile, müsbet yanları olduğu takdirde, bunların ifade edilmesi şarttı… Bu düşünceye kuvvetle bağlılığındandır ki, hoşlanmamaktan da öte, nefret ettiği kişilerden söz ederken bile, onların -varsa- iyi yanlarından mutlaka bahsedecek, “Hakkını yemiyelim“ diyecektir…
Meselâ Fuad Köprülü, hocasıdır… 1931’de çıkarttığı ilk kitabı “Melâmîlik ve Melâmîler”i, “Bu eserimi, Türk Edebiyatı tarihini kurarak gençliğe ilim yollarını gösteren ve çalışma zevkini veren Şarkiyat bânîsi aziz üstadım Prof. Dr. Köprülüzade M. Fuat B. Ef.’ye ithaf ediyorum” sözleriyle sunacak ve bir de takriz yazdiracaktir Köprülü’ye… Ama sonraları veryansın edecektir hocasına… Kendisini ve arkadaşlarını “kullandığını” söyleyecektir: “Beni, Nihal’i (Atsız), Abdülkadir’i (İnan), Kivameddin’i (Burslan), etrafındaki herkesi… Tek bir kadro için, senelerce oyaladı hepimizi… Malzemeyi biz toplardık, o üslûba sokar, imzasını atıp yayınlardı… Kullanıldığımızı anlayınca yanından ayrıldık, o da gitti, politikaya girdi… Dikkat edin, 1940’lardan sonra Köprülü artik yoktur… Yoktur, zira yalnızdır ve tek başına bir eser verecek güçte değildir… Zaten hiçbir zaman, o bilgiye sahip olmamıştır… Gençliginde yazdığı “Türk Edebiyatı’nda İlk Mutasavvıflar” da hiçbir şey yoktur!… “Yunus, Yesevî’nin yolundan gitmiştir” diyor orada… Buna imkân var mi? Yesevî’yi hiç mi okumamış bu adam? Hadi, o okumadi diyelim; o kitabı göklere çıkartanlar da mı bilmiyor bu işi?..”
Bütün bunları söylediğinde, Melâmîlik ve Melâmîler’in kendisine ait nüshasındaki ithaf sayfasını kırmızı mürekkeple boydan boya çizip altına “kaziyye-i mensûha” yazmasının üzerinden seneler geçmiştir… Fakat, Köprülü’nün isminin her geçişinde ona veryansın ederken, sözünü daima “Ama, hakkını yemeyelim…” Bize sadece birşey öğretti, ama çok mühim birşey: Metod… Köprülüzade’ye kadar ne metodolojiden haberimiz vardı, ne sistemden … Hepimize o öğretti bunları” diye bağlayacaktır…
Kendine mahsus bir tempo…
Verdiği eserlerin hacmi, hayatını ne derece yoğun bir calışmayla geçirdiğini göstermektedir. Gerek aded, gerek muhteviyat bakımıından bu derece dolu eserler vermiş, olmasına rağmen, hayatının hiçbir devresinde, gece-gündüz demeden çalışmamıştır Gölpınarlı… Her zaman bir program dahiline hareket etmiş ama o program yoğun bir mesai içermemiştir…
Evinde kitap tercümesi yaptığı sırada bir yandan misafirleriyle sohbet edip bir yandan da sanki otomatiğe bağlanmış, gibi tercümeye devam etmesi yahut Üniversite veya Süleymaniye kütüphanelerinde bir elyazmasını istinsah ederken etrafındakilere laf yetiştirebilmesi gerçi tercümesini yaptığı lisana tam aşina olmasından ve bilgisinin olgunluğundandı ama calışma tarzı hep aynıydı: Dünyayla ilgiyi kesmeden, günlük hayatı yaşayıp bütün icaplarını yerine getiren ve onlardan asla taviz vermeyen devamlı bir faaliyet…
Meselâ üç-dört saat süren ama oldukça yoğun geçen bir calışma sabahının nihayetinde, öğle yemeği için Üsküdar’dan Kadıköy’e, oradan taaa Eminönü’ne geçilir; Cağaloğlu’na, o zamanın Kulis’ine gidilirdi… Afiyetle yenilen yemekten sonra nefis bir peşmelba için mutlaka Karaköy’e, Baylan’a uğranması lâzımdı… Kadıköy vapurundan inildiğinde evinin bulunduğu semte, Üsküdar’a degil Moda taraflarına çıkılır, oralarda bir yerden kazandibi alınır, evde akşam için teldolabına konurdu… Dinlenmek için sık sık çilâv veya “aş” pişirdiği; marmelâd, özellikle de şeftali marmelâdı kaynattığı vakiydi. Fakat yoğun çalışma saatlerinde en büyük zevk porselende demlenip ufak tiryaki bardaklarında kırtlama şeker refakatinde yudumlanan füme çaydan, “Labsang Souchong”dan alınırdı… Kutu kutu Labsang, çalışma odasında asılı duran bire birbuçuk ebadındaki Mahmud Celâleddin imzalı, nefis tezhipli “Aleyke avnullah” levhasının altındaki çekmecelerde dururdu ve oranın ismi, “Hazine-i hassa”ydı… Çayın iyisinden pek anlamayanlara “Darjeeling” yahut “Earl Grey” ikram edilir, sevilen, önem verilen misafirlere mutlaka “Labsang” sunulur, ama o misafir füme çayın lezzetinden bihaber kalıp da “Hocam, niye yanmış lastik kokuyor bu çay? içine sanki is düşmüş…” deyecek olursa, kıyamet, işte o zaman tam kopardı…
Tutukluluk günlerinde bile boş durmamış, orada da birşeyler yazmıştı… Aynı dönemde, “Milliyetçiler Davası” adıyla bilinen hadiseyle ilgili olarak tutuklu bulunan rahmetli Orhan Şaik Gökyay, yıllar sonra Sansaryan Hanı’ndaki ve Tophane Kışlası’ndaki günlerinden bahsederken, “Öyle bir mahkûmlar ekibi bir daha dünyada bir araya gelmez” diye anlatacaktı… “Aramızda birkaç hücre vardı… Ben Kâbusname’yi çeviriyordum, Abdülbaki Tansukname’yi…” Bu kadar eser vermiş, olmasına rağmen, senelerce yazmak isteyip de bir türlü yazamadığı tek bir kitap vardı: Bektaşilik… İlk gençligini içinde geçirdiği, hatta bir rütbeye ulaştığı, ama sonradan “Ne olduklarını geç farkettim…” deyip ayrıldığı bu yolu, artık Gölpınarlı’dan daha etraflı yazabilecek belki de kimseler çıkmayacaktır ama, kendisinin de yazması kısmet olmadı… 80″inin geçtiği günlerde, “Bektaşilik için, en az beş sene lazım” diyordu… “İki sene elindeki vesikaları tasnif etmek, iki sene arşivde çalışmak, bir sene de oturup yazmak… Benin bu kadar ömrüm yok…” 
Gölpınarlı’nın bu çalışma tutkusu, son nefesini vermesinden birkaç gün öncesine kadar, bir nebze bile azalmadan devam etti… 
Artık klasik olmuş, kitaplatından biri, “Mevlana’dan Sonra Mevlevîlik”, 29 yıl aradan sonra yeniden basılacaktı. Son aylarını, bu kitaba vakfetti… Her gün, öğleden önce en az üç saat, beraberce kitapla ugraşıyorduk. İlk baskıdaki bazı hususları değiştirdi, yeni vesikalar koydu ve “Bir de Mevlevî ayini notası verelim” dedi… Hayatı boyunca bağlı kaldığı kişilerden birinin, Bahariye Mevlevihanesi Şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede’nin (1854-1911) Acemaşiran ayinini koymaya karar verdik… Notayı yazdım, klişe için matbaaya gönderdik ve sıra Farsça güfteyi, Mevlânâ’nın “Her rûz-e bâmdâd selâmun a’leykumâ / Oncâ ki şeh neşîned-o on nakd-e Mortezâ” diye başlayan gazelini Türkçe’ye çevirmesine geldi… 
Kaderin bir tesadüfü olacak, 70 yıl boyunca dur-durak bilmeden calışan Abdülbaki Gölpınarlı”nın son çabası, herşeyiyle bağlı olduğu Hazret-i Ali’den bahseden bu gazelin tercümesiydi… Ama nefesi tıkanmıştı, sesi artık çıkmıyordu ve hayatında ilk defa olarak, başladığı bir işi tamamlayamadı… 
Bu yüzdendir ki, “Mevlanâ’dan Sonra Mevlevîlik”in ikinci baskısının arkasında yeralan ayin notasında güftenin tercümesi yoktur…

Okullar, Üstadlar ve Özel Meclisler…

Abdülbaki Gölpınarlı nerelerde ve nasıl yetişti?

1926 senesinde, zamanın Maarif”ine göndermek üzere bizzat kaleme aldığı tercüme-i halinde üniversiteye kadar olan eğitimini ayrıntılarıyla yazmıştır:
“ … İsmim, Mustafa İzzet Baki’dir. Pederim, Rusçuk’lu “Şeyhu’l-muhabirîn” lâkabıyla maruf muhabirînden merhum Ahmed Agâh Bey’dir. Aileme ise, Rusçuk’ta “Gölpınarlızadeler” derlermiş. 1317 senesinin 10 Ramazan’ında (12 Ocak 1900) İstanbul’da doğmuşum. İbtidai tahsilimi, o vakit Babialî Caddesi’nde bulunan Yusuf Paşa Mektebi’nde ikmal ettim. Mekteb-i mezkûr, şimdi “Medresetu’l-Hattâtîn”dir. Badehu Menbau’l-irfan Rüşdiyesi’ne girdim ve sunûf-i rüşdiyeyi bitirib ayni mektebin idadi kısmına geçdim. İbtidai ve rüşdî şehadetnamelerim yangınlarda yandı ve yenisini çıkartamadım. 1333 senesi idadinin son sınıf imtihanlarına girerken, pederim vefat etmekle terk-i tahsile mecbur oldum. Yedimde, son sınıfdan aldığım tasdiknamem vardır. 
33 senesinden 336 senesine kadar, Menbau’l-irfan’da sunûf-ı ibtidaiyede cografya, sunûf-ı idadiyyede de Farisî muallimliği etdim. Buna, dair, mekteb-i mezkûr müdiriyyetinden “mükerrer 155” numaralı ve mektebin resmî mühriyle memhûr müddet-i hizmet vesikam mevcuddur. Bilâhare maaşın adem-i kifayesi ve zaruret-i maişet yüzünden terk-i hizmetle Anadolu’ya gitdim. Çorum vilâyetine tabi Hüseyin-âbâd (Alaca) kazası merkez Kenzu’l-irfân baş muavinliğine 7 Kânunsani 337 tarihinde vilâyet maarif müdiriyeti tarafından tayin ve 7 Eylül 337 tarihinde, mezkûr mektebin inhilâl eden baş muallimliğine Maarif Müdiri Avni Bey’in huzurunda verdigim imtihandaki muvaffakiyetim üzerine terfi ederek 14 Eyliil 340 tarihine kadar ifây-i hizmet eyledim. Bidâyet-i tayinimde maaşım 700, 1 Mart 340 tarihinden itibaren de 900 guruş idi. Buna dair de yedimde meclis-i idare-i kaza tarafindan verilmiş berâet-i zimmet mazbatam vardır.
Hizmet-i mezkûreyi terkden sonra, ikmâl-i tahsil için İstanbul’a avdetle, İstanbul Erkek Muallim Mektebi beşinci sınıfına bilâimtiha kabul edildim. Bir senede tahsili bi’l-ikmâl 341 senesinde mektebden “aliyyulâlâ” derecede mezun oldum. Yedimde, mekteb müdiriyeti tarafindan verilmiş vesika vardır. Mektebden neş’etden sonra, vekâlet-i celîle tarafindan Erkek Muallim Mektebi ‘ne mülhak Tatbikat Mektebi muallim vekâletine tayin edilerek, 5 Teşrinsani 341 tarihinde hizmete mübâşeret eyledim. Asil muallim Besim Bey, maaşının adem-i kifâyesi dolayısıyle ücretsiz ifây-i hizmet edecek iki vekil bulmakla, hasbe’l-vicdân 19 Kânunsani 926’da terk-i vazife etdim. Buna dair de müddet-i hizmet vesikam vardır. Bilâhare, 20 Kânunsani 926 tarihinde İstanbul Maarif Müdiriyet-i âliyyesi tarafindan Kanlıca’da. 36. İlkmektep muallimligine 100 kuruş maaşla tayin edilerek 2 Şubat 926 tarihinde vazife-i mevdua-i mukaddeseme mubaşeret eyledim. Ve el”an bu hizmetdeyim. Türkçe bilirim ve edebiyatına vakıfım. Farisî bilirim ve edebiyatına vakıfım. Arapça tekellüm ve Fransızca tefehhüm edebilirim. Matbu âsârım yokdur, cerâid-i usbuiyyede birkaç şiirim çıkmışdır. Bu, ikinci tercüme-i hâlimdir. 337 senesinde, Çorum’da, bir tercüme-i hâl daha verdim- Vilâyetde, vekâlet-i celîleye gönderildi fakat dosya numarası gelmedi. Bu yazı da hatt-ı destimdir…”
Erkek Muallim Mektebi”nden sonra, İstiklâl Lisesi’nin ikinci kısmına devam etti ve 15 Ağustos 1926‘da bitirdi. 24 Aralık 1928’de, yeni harfler kursundan diploma aldı. 25 Şubat 1930’da, İstanbul Daülfünunu Edebiyat Fakültesin”den mezun oldu. Okul numarası 839, diploma numarası 84’tü. Mezuniyet tezi, 65 yıldan buyana sahasında hâlâ tek eser olan “Melâmilik ve Melâmîler”, daha sonra yaptığı ama unvanını bir defa olsun kullanmadığı doktorasının konusu da, sonradan kitap halinde yayınlayacagı Yunus Emre’ydi (“Yunus Emr” , İkbal Kitabevi, İstanbul 1936).
21 Aralık 1957″de, Milli Kütüphane” nin yazarlara gönderdiği bir anket formunun, öğrenimiyle ilgili bölümünü doldururken, bitirdiği okulların isimlerinin hemen altına yazdığı bir cümle, dikkat çekicidir:“… ve bilhassa, beni asıl yetiştiren Bahâriye Mevlevîhanesi ve hususî sohbet ve muhabbet meclisleri … ”
Gölpınarlı”yı Gölpınarlı yapan da, asıl bu “meclis” ler ve özellikle son Melâmî kutbu Seyyid Abdülkaadir-i Belhî”nin oğlu Seyyid Muhtar Efendi, Ömer Ferid Bey (Kam), İsmail Saib Efendi (Sencer), Ahmed Naim Bey, Tikveşli Yusuf Efendi ve Hoy’lu Hacı Şeyh Ali’dir.
Aynı anket formunda, medenî halinin soruldugu bölüme verdiği cevap da, tam Gölpınarlı üslûbundadır :
“ Evlendim, boşadım, adını da, tarihini de unuttum; bir daha da evlenmiye niyetim yok!”

Varolmayan bir kavram: Para

Gölpınarlı”nın, öğrenimi boyunca aldığı bütün karneler ve diplomalar, bugün elimizdedir…
Not ortalaması, yüksektir… Edebiyat, Farisî, Arabî, felsefe yahut içtimaiyat derslerinin yanında hep ” 10 – aliyyulâlâ” yazılmış ama sadece iki ders, cebir ve hendese icin her zaman “5- vasat” denmiştir…
Kapısının önünden geçen zerzevatçıya “Domates kaç para?” diye sorduğunda “Seksen!..” cevabını alınca “Doksana vermezsen vallahi almam!..” diyecek kadar maddiyattan ve yüzlük banknotları “Altı yüz, yedi yüz, sekiz yüz, dokuz yüz, on yüz, onbir yüz…” şeklinde sayacak derecede para kavramından uzak oluşunun geçmişi, o yıllardan kalma bu belgelerdedir…
Aşağıda, Gölpınarlı’nın bulunduğu resmî görevlerle tarihlerini, bizzat kendi elyazısıyla olan bir belgeden ve resmî sicil özetinden aynen aktarıyoruz:

Menbâu”l-irfân İdâdîsi cografya ve Farisî muallimliği: 1333-1336
Hüseyinâbâd Kenzu’l-irfân başmuallim muavinliği: 11.4.1337-15.8.1340
İstanbul Erkek Muallim Mektebi Tatbikat Muallim Vekilliği: 4.11.341-31.12.341
Üsküdar 36. Mekteb Muallimliği: 3.4.1926-18.9.1926
İstanbul 45. Mekteb Muallimliği: 19.9.1926-21.11.1927
İstanbul 28. Mekteb Muallimliği: 22.11.1927-10.12.1927
İstanbul 42. Mekteb Muallimliği: 29.1.1928- 3.4.1930
Konya Erkek Lisesi Edebiyat Muallimliği: 6.4.1930-31.8.1932
Kayseri Lisesi Edebiyat Muallimliği: 30.1.1933-2.9.1933
Balıkesir Erkek Muallim Mektebi ve Lisesi Edebiyat Muallimliği: 16.10.1933-30.10.1933
İstanbul Universitesi Kütübhane Müdür Muavinliği: 19.12.1933-30.9.1934
Balıkesir Lisesi ve Muallim Mektebi Edebiyat Muallimliği: 1.10.1935-4.2.1936
Gazi Osman Paşa Ortaokulu Türkçe Muallimliği: 15.2.1936-25.9.1936
Vefa Lisesi Türkçe Muallimliği: (Tarihi, sicil özetinde yazılmamış)
Kastamonu Lisesi Edebiyat Muallimliği : 30.9.1936-12.8.1938
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Edebiyatı Tarihi Metinler Şerhi Lektörlüğü : 1939-1942
Bakanlar Kurulu Kararıyla, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Şarkiyat Enstitüsü İslam-Türk Tasavvuf Tarihi Doçentliği: 1942-1946

318 Günlük Tutukluluk

Burada, Abdülbaki Golpınarlı’nın sadece varlığı bilinen ama mahiyetinden ve teferruatından pek kimselerin haberdar olmadığı 1940’lı senelerdeki tutuklanmasından, “komünistlikle ” suçlanmasından ve mahkûm olduğu yolundaki söylentilerden bahsederek, işin aslının açıklanması gerekiyor.
Gölpınarlı tutuklanmış, Türk Ceza Kanunu’nun 141/3 maddesi uyarınca cezalandırılması istenmiş ama mahkum olmamış, beraet etmiştir.
1945 yılında meydana gelen ve on ay devam eden davanın elimizde bulunan dosyasına göre, olay şöylle cereyan etmiştir:
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi doçentlerinden Abdülbaki Gölpınarlı,o sırada Ferîdüddîn-i Attâr’in “İlahîname”sini Farsça’dan Türkçe’ye tercüme etmiştir ve Maarif Vekâleti neşriyatından çıkacak olan kitabın tashihlerini yapmaktadır. Tashih işinde Gölpınarlı’ya, Sefa Yurdanur adında bir Edebiyat Fakültesi ögrencisi yardım etmektedir.
Yurdanur, 1945 ilkbaharında “komünist örgüt kurmak” iddiasiyla tutuklanır. Emniyetteki ifadesinde, “Faşizme karşı mücadele vermek üzere ‘ İlerici Gençler Birliği’ adında bir cemiyet oluşturduklarını, cemiyetin tüzüğünü hocası Abdülbaki Gölpınarlı’ya okuduğunu, Gölpınarlı’nın bunu benimsediğini ve ‘komünizme meyyal’ arkadaşlarına okuduğunu, özellikle o sırada yatmakta olduğu Validebağı Prevantoryumu’nda doktorluk eden Safder Melih Tarım’la yine aynı hastahanede yatan Kemal Karaca’ya bu cemiyete girmelerini teklif ettiğini” söyler. Yurdanur, ifadesinde, Tarım’la Karaca’nın happy wheels teklifi reddettiklerini ancak Gölpınarlı’ya daha sonraki buluşmasında Komünist Partisi bildirilerini okuduğunu, Gölpınarlı’nın bunları benimsediğini, konuyu bu arada Mihri Belli ile görüştüğünü ve Belli’nin “Onu da aramıza alalım, böylece komünist partisinin ilk profesörü olur” dediğini iddia eder. Sefa Yurdanur’un ifadesinde, Gölpınarlı’nın “zaten Komünist Partisi’ne mensup olduğu” da ileri sürülmektedir.
Abdülbaki Gölpınarlı, İlerici Gençler Birliği’nin diğer üyeleriyle birlikte, 13 Nisan 1945 Cuma günü gözaltına alınır ve tutuklanır. 22 gün boyunca, Sirkeci’deki Sansaryan Hanı’nda bulunan Emniyet Müdürlüğü’nde sandalye üzerinde uyumaya mecbur edilir. Derken, o zamanlarda askerî cezaevi olarak kullanılan Tophane binasına nakledilir. Hakkında, İstanbul 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nde Türk Ceza Kanunu’nun 141/3 maddesini ihlâlden dolayı dava açılmıştir…
Tutukluluk hali, 318 gün sürer. Duruşmalarda, İlerici Gençler Birliği’nin tüzüğünü arkadaşlarına okuduğunu, bildirilerden haberdar olduğunu ama “maddeci doktrinle alâkasının bulunmadığını” söyler. Karar celsesinden önce mahkemeye sunduğu 24 sayfalık yazılı ifadesinden aşağıya naklettiğimiz bazı bölümler, Abdülbaki Gölpınarlı’nın olayı nasıl değerlendirdiğini göstermekte ve daha da önemlisi inanç sistemini kendi ifadesinden aksettirmektedir:
“…13 Nisan 1945 cuma günü, polis tarafindan tevkif edildim. Yüksek hey’etinizin huzuruna, aslî veya talî, cüz’î veya küllî, ilmî veya vicdanî alâkam dahi olmayan bir dava ile sevkedilmiş bulunmaktayım.
…İddia makamını işgal eden sayın savcı, bana, bu memlekete bunca eserler veren, 23 yıldır içlerinde doktorlar, hakimler, kendileri gibi savcılar, subaylar, hatta üniversite doçentleri yetiştiren bir hocaya, sahasında teferrüt etmiş ve şimdiye kadar en küçük bir şaibe ile şaibedâr olmamış, en hafif bir töhmetle polis ve hakim önüne çıkmamış bir insana, bunları sormak garabetini göstermiştir. Yazık! Bu kadar hizmete karşı, tekrar edeyim, kendileri gibi binlerce talebe yetiştiren bir hocanın günün birinde göreceği mükâfat bu mu olmalı idi? İmana hüküm asıl olduğuna göre “Mu’min, müi’minin aynasıdır” hadîsini mi okuyalım?
…Yaralanan feryâd eder, yarası olan kocunur. Ben yaralandım, feryâd ediyorum. Fakat yaram yok, kocunamıyorum.
… Şimdiye kadar neşrettiğim eserlerin ve nesre hazır eserlerimin hangisinde velev cüz”î bir surette olsun komünizme temayül vardır? Hangisinde böyle bir fikrin propagandasını yapmışım? Hatta şunu da sorarım: Gerek mevzu, gerek maksad bakımından hangisi böyle bir kasda alet olabilir? Buna imkân var mıdır? Kendim de yıllardan beri tasarladığım vechile üslûp hususiyetini gözetmek üzere Kur’ân-i Azîmu’ş-şân’ın bir tercemesini yapmak, mezahib ve tasavvuf tarihi yazmak ve daha birçok eserler vermek isterim. Görülüyor ki ben sahasında çalışan, başka sahaya tecavüz etmeyen, ihtisası dahilinde müsmir olan ve ilmî meşgalesi yüzünden başını bile kaşımağa vakit bulamayan bir ilim adımıyım. Ben nerde, ictimaî fikirleri benimseyip çoluk-çocugun cemiyetine girmek, yahut bu çeşit fikirleri yaymak nerede? Ben öyle bir deryaya dalmışım ki, verdiğim bu kadar kitaba ve ömrüm olursa verecegim kitaplara rağmen irfan âlemine denizden bir katre ihda edebilirsem ne mutlu! Tevkifimden sonra müdüriyetde ve ceza evinde çalışmam ve tarz-ı hareketim de meydandadır. Hâlâ da İslam ve İnonü Ansiklopedileri’ne maddeler yazmakta, Mesnevî ile ve diğer eserler ile meşgul olmakdayım. 
… Mütedeyyin bir adam, materyalizm esasına dayanan komünizmi kabul etmesi şöyle dursun, böyle bir maddiye mesleğine meyil dahi edemez. Bütün insanları bir gören, rüçhanı ancak takvâ ile kabul eden, bedevî bir kütleyi medeniyete ulaşdıran, çölden mamureler izhar eyleyen, bugünün diyarının da saadet ve selâmetini kâfil olan, insanlara insanlığı bildiren ve manevî bir huzuru iman, bir selâmet-i vicdan veren dîn-i celîl-i İslam varken Fırka-i Nâciye-i Muhammediyye dururken, boyle bir maddeci felsefeye tarafdar olmaya ne lüzum var? Bu bakımdan alnı açık, yüzü pak, vicdanı miisterih bir halde, huzûr-ı tam içinde tevzî’-i adaletde hakk ve hakkaniyetden ayrılmayacağınıza inanarak BERAATIMI talep eder, hey”et-I celîlenizden ancak ve ancak bunu beklerim.

Askerî cezaevinde tutuk “Abdülbaki Gölpınarlı”

Karar 1946’nın 25 Şubat günü verilir ve Tümgeneral Y. Ziya Yazgan’ın başkanlığında Albay Faik Babacan ile askerî adlî yargıç Fikri Eltutar’dan oluşan İstanbul 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi, Abdüllbaki Gölpınarlı’yı beraet ettirir. Karar metninde Gölpınarlı’yla ilgili bölüm, 103. sayfada yeralmaktadır ve aynen şöyledir:
“Abdülbaki Gölpınarlı, 317 senesinde, İstanbul’da doğmuştur. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Şarkiyat Enstitüsüi, İslâm-Türk tasavvuf tarih ve edebiyatı doçentidir.
Sanıklardan Sefa Yurdanur ile sıkı münasebette bulunduğu, Arslan Kaynardağ ile bir müddet bir evde birlikte oturdukları, Sefa Yurdanur’un sanık tarafindan yazılan eserlerin tab’ında tashih işlerine yardım ettiği anlaşılmıştır.
Sefa Yurdanur, sanığa artık yıkılacagı muhakkak olan faşizm aleyhine Balkanlar’da bile antifaşist cemiyetler kurulmuş iken bizim geri kalmamızın doğru olmadığını, menfî telâkkilcri önlemek için “İlerici Gençler Birliği” adında bir cemiyetin kurulacagını söylemiş, cemiyctin nizamnamesinden bir nüsha sanığa vermiştir ve şimdilik adet mevzubahis olmamak üzere üç-beş kişilik bir hücre teşkil etmesi için kimlerin bu hücreye girebileceklerini sormuş, sanık da Dr. Safter Tarım ve Kemal Karaca’yı söylemiş, Sefa Yurdanur’un kendisine vermiş olduğu “İlerici Gençler Birliği Nizamnamesi”ni Validebağı’nda prevantoryumda tedavi edilmek üzere yatan Dr. Safter Tarım’a okumuştur. Gerek Dr. Safter Tarım ve gerekse Hukuk Fakültesi hesap memuru Kemal Karaca, cemiyete girmeyi kabul etmemişlerdir.Sanığın İlerici Gençler Birliği”nin toplantılarına iştirak ettiğine ve fiilî başka bir harekette bulunduğuna dair bir delil mevcud değildir.
Netice olarak, sanığın sabit olan fiilî hareketi Sefa Yurdanur tarafindan verilen nizamnameyi Dr. Safter Tarım’a okumak, gerek adı geçene ve gerekse Kemal Karaca’ya cemiyete girip gormeyeceklerini sormaktan ibaret kalmaktadır.
Münnhasıran bu fiil, sanığın İlerici Gençler Birliği’nin mahiyet ve gayesini bildiğine ve bu cemiyete girdiğine kâfi bir dalâlet addedilememiş, üniversitede İslam-Türk tarih ve edebiyatı doçenti olan ve bu sahada birçok eserler yazmış, bulunan sayılır bir ilim adımını benliğinden feragat ederek henüz genç bir talebe olan Sefa Yurdanur’un propagandasına kendini kaptırması ve materyalist bir ideolojiyi benimsemesi, mahkememizce varid görülmemiştir.
Tab ettirmekte oldugu eserlerinin tashih işlerine yardım etmesinden dolayı hakkında teveccüh beslediği Sefa Yurdanur’un verdiği nizamnameyi Safter Tarım’a göstermesinin ve okumasının yüz yumuşaklığının bir neticesi olduğuna dair duruşmada sanığın ileri sürdüğü iddia hey’etimizce vârid görülmüş, bu itibarla sanığa isnadı kabil bir suç görülmemiştir. BERAETİNE…”
İşte, Abdülbaki Gölolpınarlı’nın sonraki yıllarda bazı çevrelerde kuşkulu bir söylenti olarak devam edegelen Solculuğuyla ve tutuklanıp yargılanmasıyla ilgili hadisenin aslı, budur…
“Divan Edebiyatı Beyanındadır…”
Yayınlandığında kıyametlerin koptuğu “Divan Edebiyatı Beyanındadır”, Gölpınarlı’nın o döneminin ürünüydü… Yıllar sonra bu kitabından bahsettiğimizde, Divan Edebiyatı Beyanındadır’da yazdığı herşeyin doğru olduğunu, “Çevir bu sayfayı… Neye yarar bu devirde bunlar?..” demekle hata etmediğini söyleyecekti… Ama bir tek yanlışı vardı: Çok sert yazmış, huşûnet-i kelâmla kaleme almıştı “Divan Edebiyatı Beyanındadır” ı… Kitaptaki fikirlere bugün de imzasını atardı, fakat meramını daha yumuşak ifade ederek…
Yukanda bir bölümünü verdiğimiz sıkıyönetim mahkemesine sunduğu yazılı savunmasında da Divan Edebiyatı Beyanındadır’dan bahsedecek ve kitabi yazma düşüncesini şu şekilde anlatacaktı:
“…Bu kitap, bir saray edebiyatı olan ve İran edebiyatının kopyası bulunan divan edebiyatının, öz malımız olan halk edebiyatıyla mukayesesini yapan, divan edebiyatının teknik ve estetik unsurlarını tahlil eden ve binnetice bu edebiyatın artık liselerde okutulamayacağını belirtip edebiyat tarihi tedrisatının bir tefekkür tarihi tarzına ifrağını ve metinlerin ancak lisan ve fikir bakımından birer numune olarak verilmesi lüzumunu belirten, fakat mazinin bir kaynağı olduğu için, divan edebiyatının, üniversitede bir enstitüye verilerek ihtisasa terkini müdafaa eden bir kitaptır…”
“Büyük şair” ve şiiri… 
Aşağıda Gölpınarlı’nın o dönemine örnek olarak, Yahya Kemal Beyatlı’nın şiiri üzerine kaleme aldığı ama her nedense yayınlamadığı, “Daha da Yazılabilir” başlıklı bir yazısından bazı bölümler yeralıyor:
“…Kapitalist rekabet toplumları birbirine düşman, hükümetleri katil etmiş; emperyalist siyaset dünyayı kana boğmuş, yeryüzünü bir cehennem haline getirmişti…
Yedi iklim, dört bucakta düşmanlık öğülmede, şavaşa kasideler yazılmada, suçsuzlar öldürülmede, adalet sürülmede, insan hürriyeti boğulmadaydı… 
…İhtiras bir müddet nefes alıyordu; kin bir zaman gerinmedeydi, bankalar bir dönem sermaye sağlıyordu, pazarlar bir eyyam çarpışma yeri olmuştu. Asya’nın doğusunda, Avrupa’nın batısında hürriyet savaşlarına sahneler açılmıştı. Arada bir şimşeklerle aydınlanan, gök gürültüleriyle duyanları korkutan bulutlu hava, birden patladı…
…Kalçadan atılan adım bütün dünyayı titretecek, omuzdan kalkan el, bütün yeryüzüne gölgesini salacak, gamalı haç yeryüzünün bağrına saplanacak, onbaşı dünyaya hakim olacak, bir tek ırk öbür insanları köle gibi, eşya gibi kullanacak, dilerse bozup atacak, yırtıp yakacak, çiğneyip yok edecekti. Zulümle hak çarpışıyordu; yalanla iman savaşıyordu. İnanç, fikirleri sevk etmede, fikirlerse kitleleri ölüme saldırtmadaydı…
…Olan oldu, ölen öldü. Sonunda kalçadan atılan adım dizden koptu, yere çoktü, omuzdan kalkan el, omuz başından ayrıldı; yere düştüi. Gamalı haç, bir çığlık koyuverdi, dümdüz yerlere serildi. Onbaşı, içindeki cinnet ve ihtiras ateşiyle kendi kendini yaktı, kül olup savruldu; bin yıllık hakimiyet, anılmaz bir hayal oldu…
…Bütün bu haşır-neşir dünyasında, yurdumuzda yaşayan bir şair var. Büyük, çok büyük bir şair. Mazinin hayal olmuş ihtişamı, dillerde kalmış zevki ve saltanatı kadar büyük ve ezici. Saray-ı humayunda, iftar köşkünün sinisi kadar yayvan ve dolu. Matbah-ı amirenin lokma kuşhanesi kadar iri ve derin. Hasbahçe kadar kuytu ve yapmacık. Çiçekleri kâğıtdan yapılmış adeta, kokuları yok, iç havuz kadar karanlık ve durgun; ekşimsi bir koku salmada. Göz, suyunda asırlık menevişleri bozuk-düzen görmede. Fikir sahası, çakıltaşı düşmüş yollar kadar kaygan, düz ve sakin; gezinenler kalmamış o yollarda. Çakıllar yosun tutmuş. Bodur ağaçlar kadar kısır ve gölgesiz, yaprakları solmuş ve dökülmüş…
…Yaşadığı devri görmez, zamanındaki feryadları duymaz, olayları anlamaz bu şair.
“İnsan alemde hayal ettiği müddetçe yaşar”, “Görmek değil, düşünmeye bigane kal, bırak”, “Hulyası kalmayınca hayatın ne zevki var” diyen büyük şairde, bütün bu hercümerc, bu kaynaşma, bu boğuşma, bu ölme ve olma aleminden bir tek mısra bile yoktur. Dünyaya bigânedir, yurda bigâne. Balkan Harbi, Birinci ve İkinci Cihan Savaşları, bu zamanlarda olup bitenler, sonraki olaylar, hatta İstklâl Savaşı, onu ancak ve ancak maziye iter ve uykusunda, “Mağlubken ordu, yaslı dururken bütün vatan / Ruyama girdi her gece bir fâtihâne zan / Hicretin bakiyyesi hicranlı duygular / Mahzun hududların ötesinden akan sular” mısralarıyla, asırlarca evvele döner, “Akıncı” ve “Mohaç Türküsüi” şiirlerini yazar; “Bir yaz günü bin atlı ile Tuna’dan kafilelerle” geçtiğini, “bir dev gibi orduyu” yendiğini” görür; bu ruyasını anlatır. “Sakin koyu, şen cepheli kasrıyla Küçüksu”, ona, ardındaki vatan semtinin kuytu ormanlarıni hatırlatır…
…Bir de unutmamak gerek; Çanakkale Savaşı’ndan sonra Mehmed Akif, inanç sınırlarını bile aşan şiirini yazarken o, ancak Halife Mehmed Reşad’ın yazdığı gazeli tahmîs etmiştir…
…Devrini yaşayan, devrinde başına toplananların sayesinde şöhret yapan bu şairden, devrine aid kalanların hepsi, hepsi bu kadar işte ve onca vatan, hâlâ “Ta Budin”den Iraka”a, Mısır”a kadar” uzar-gider. Kendine gelir gibi olunca hemen gözlerini kapar ve aman der aman, “İçimde dalgalı tekbiri en güzel dînin / Zaman zaman da Nevâ Kâr’ı doğsun Itrî’nin “, ” Ölüm yabancı bir âlemde bir geceyse bile / Tahayyülümde vatan kalsın eski hâliyle”…
…Ve “İçkinin Şiiri’ni yaratan içkinin şairi, “Zikre lâyık bahsi ancak zevkidir ömrün Kemâl” hükmünü verir; sevgiliyi “Sandım ki güzelliğin cihanda / Bir saltanatın güzelliğiydi” diye öger ve sakisine hitâb eder:
“Dünyayı saran boşluğu hissetmeyelim / Peymaneyi boş bırakma, doldur sâkî”…
Evet, onca dünyayı saran, bir boşluktur ancak. “Boşluk, boş bırakmak, doldurmak, peymane ve saki”. Bu cemiyet-i elfaz, cemiyetten haberi bile olmayan şaire, bu beyti ilham eder ancak…
…Boğaz, zannınca bir “şehrayin”dir hâlâ; sahilsaraylarla müzeyyendir; kömür depolarını, yanan yakılan yalıları görmez bile. Bağlarbaşı’nda “yosma civanlar” gezinir onca, tramvay garajina bakmaz bile. Halk Üsküdar’ında, bakımsız Üsküdar’da çeşmesi yere geçmis, yazısı okunmaz olmuş Üsküdar”da “Âb şeref-âbâd revân” olur; kurumuş çeşmeleriyle kopmuş musluklarının dillerini anlamaz bile. Gecesinde, gündüzünde, “firdevs âyândır” bu şehrin; fakat yıkık konaklarının güngörmez tonozlarında yersiz-yurdsuz aileler nihandir, aldırmaz bile…
…Türkçe’yi en güzel kullandığını söyleyenler var. Gerçekten de Türkçe’yi tasarruf eder o, eski deyimle “tasarruf” eder. Meselâ, “İnsan ne yaratmışsa yaratmıştır o tuzdan, / Bir sır gibidir, az çok ilâh olduğumuzdan ” der.
Çözebilirseniz çözün! İnsan, ne yaratmışsa, o tuzdan yaratmıştır; Bu, az çok ilâh olduğumuzdan bir sır gibidir. Ama bu ne biçim Türkçe’dir?
Sonra, “Rüzgârlara benzer bir uğultuyla sulardan, / Sesler geliyor sandım ilâhî kuğulardan” diye yazar…
Sesler sulardan mı geliyor, ilâhî kuğulardan mı? Virgülü nereye koymalı? “Rüzgârlara benzer bir ugultuyla sulardan sesler geliyor sandım” desek, “İlâhi kuğulardan” sözü sallanıp kalıyor. “İâhi kuğulardan” sesler geliyorsa, “sulardan” ne geliyor? Bu iki cümle, bir tek fiille nasıl birleşir? Halli müşkil bir muammâ…”

Bugünün insanı…

Gölpınarlı eskiyi yaşamak, yaşatmak yahut tasavvufun ve bağlı olduğu yolların gerektirdiği hayat tarzının devamını sağlamak heveslisi miydi?
Ona göre bütün bunlar geçip gitmiş, artık bir zevk olmuştu ve gereken tek şey, o zevki sadece gonülde tutmak ve bunu yaparken derinlemesine araştırmaktı…
Bu konudaki samimî kanaatini, bazı kitaplarında açıkça yazmıştır: 
“…Bizce tarikatler ve tasavvuf, bugün bir irfan zevkidir; devrini yaşamiş, artık gönüllere malolmus, tarihe intikal etmiştir; son sözümüz de ancak budur…” (“100 Soruda Türkiye”de Mezhepler ve Tarikatler”, Gerçek Yayınevi. Istanbul 1969, sah. 297). 
“…Her olay, önceki olayların sonucudur ve her sonuç, olaylara sebeptir. Dünü bilmeyen bugünü anlayamaz; bugünü anlamayan yarını göremez, yarına hazvırlanamaz. VIII. asırdan beri İslâm alemini etkisi altına almış, yüzyıllar boyunca hem siyaset, hem ilim ve sanat bakımından topluma tesir etmiş, sosyal; yaşayışta müsbet ve menfi tesirleri olmuş bir inanç ve düşünce sisteminin ve bu sistemin meydana getirdiği zümrelerin, tarih boyunca çıkışları, bünyeleşmeleri, etkileri bakımından ve her yönder tarafsız olarak incelenmesi elbette gerektir. Eski yahut eski sayılan müesseseler hakkında, bir uğurdan menfi hüküm vermek, bunların devirlerindeki rollerini inkâr etmek, tarihin seyrini inkâr etmek, olayların sebeplerine göz yummak demektir.
Tasavvuf tarihi, dinî tarihin bir dalıdır; dinî tarih, sosyal tarihin bir dalıdır ve bu dalların mutlaka bilinmesi, ögrenilmesi, okutulması, bunlara ait biyografiler, araştırmalar, eleştirmeler yapılması gerektir… 
…Tasavvufun insanî görüşü, ileri görüşü, hoşgörülüğü, intikaadî hüviyeti, mistisizmin reel bir ifadesi olan şiiri, elbette yaşayan yönleridir; fakat bizce artık o yönlerin de eski törenlerle yürütülmesine imkân yok; o terbiye sisteminin, o edepler tümününü bugünkü şartlarla yürütülmesi, artik mümkin değil… 
…Bu inancı benimseyenlerin, büyük insan ve eşsiz mütefekkir Mevlâna’nın buyurduğu gibi, ” Rûzhâ ger ref gû rov bâk nîst / Tu bimon iy on ki çun tu pâk nîst” – Gam değildir günler eylerse güzer / Sen hemân bâkıy ol ey pâkîze-ter’ (Nahifî tercümesi) deyip dünyayı boşlamamak şartıyla gönül âlemine dalmaları gerekir, gerçek dinin buyruğu da ancak budur ; çünki Allah, gönüllerimizin niyetlerine bakar…” (“100 Soruda Tasavvuf”, Gerçek Yayınevi, İstanbul 1969, sah. 188-190).
Zaten, kendisinden “İlmi var ama irfanı yok” diye bahsedenlerin sözleri nakledildiğinde verdiği ” Bu işler sadece ilimle olmaz; ama ilimsiz hiç olmaz” cevabı da yukarıdaki sözleriyle aynı dogrultudadır…
İki dünya “gârib”i… 
Abdülbaki Gölpınarlı’nın üçü tercüme, biri te’lif olan tamamlanmış, ama basılmamış dört eserini biliyoruz: “Târîh-i Cihangüşa”, “Câmiu’t-Tevârih” ve “Zafernâme” tercümeleriyle ansiklopedik bir mazmunlar kitabı… İlk üçü 1940’lı yılların başında hazırlanıp o zamanın Maarif Vekâleti’ne verilmiş, ama her nedense yayınlanmamıştır. Elimizde bulunan ve müsveddeleri yüzlerce sayfa tutan mazmunlar kitabi ise, önümüzdeki bir-iki yıl içerisinde yayınlanacaktır.
Ama bir eseri daha vardır ki, tercüme ve araştırmadan da öte, daha fazla kendisinindir; daha doğrusu bizzat kendisidir: Divanı…
Tevhidlerle, kasidelerle, “Nağme-i şevk-u tarâb olmuş cünûna müntehî / Beste çıgın, güfte mecnûn, tenni tennennâ garîb” gibi beyitleri zerafetin süzgecinden geçirilmiş gazellerle, “Rauf Yekta’yı kaybettik bu yılda (1353)” diye nihayetlenen ustaca düşürülmüş müchevher tarihlerle, “Hayâl-i çeşmine dalar gözlerim / Gözünde okurum îmây-ı aşkı / Yanar hasretlerim, tüter sözlerim / Harâbezâr eder me’vây-ı aşkı… ” gibisinden içli koşmalarla dolu ve geleneksel benzerleri hacmindeki divanı, Konya’ya bağışladığı kütüphanesinde, yayınlacağı günü bekliyor…

Şimdi, bütün bunlardan sonra, Abdülbaki Gölpınarlı’yı daha yakından tanımak ve bilmek isteyenlerin müracaat edebilecegi, sanrım tek bir kaynak var: “Garîb” redifli gazeli:

“Gurbet ender, gurbet içre olmuşum cânâ garîb
Şimdi âlemde benim ben, bî-emel yektâ garîb

Hânumânım bâde vermiş gird-bâd-ı rûz-gâr
Âşinâ yok derdime, dil gavta-zen, deryâ garîb

Neş’e-i ümmîd nâ-peydâ, şikeste câm-i mey
Kalmamiş yârân bu meclisde bu şeb sahbâ garîb

Hatt-ı nâ-fercâmımı yok bir bakıp fehmeyleyen
Her görüp seyrettiğim sîmây-ı bî-mânâ garîb

Mâ’bedim kâşânelerle sanki gark-âb-ı memât
Kalmamış seng-i mezârım, mevt-i bî-pervâ garîb

Şâhidim, şehdim, şuhûdum, sanki olmuş bir serâb
Düşdüğüm bîgânelik bezmindeki feyfâ garîb

Yok dilimden anlayan bir hemdemim, bir mahremim
Sanki zât-i pâk-i Hakk’la olmuşum râ’nâ garîb

Gök o gök amma ne çâre yer değil artık o yer
Ben bu yerde olmuşum bîçâre vü bîcâ garîb

Nağme-i şevk-u tarâb olmuş cünûna müntehî
Beste çılgın, güfte mecnûn, tenni tennennâ garîb

Dilkurum sa’yiyle oldu defter-i dîvân-ı dîl
Nazmı nesrinden beter her sûret-i inşâ garîb

Hâl-i zâr-ı bî-karâr-ı derd-i bî-dermânımı
Sanki vaktiyle demiş bir âşk-ı şeydâ garîb

“Gâh olur gurbet vatan, gâhî vatan gurbetlenir”
İşte şimdi oldu Bâkıy hâliyâ dünyâ garîb

Gönlüm ister gitmeyi cânâ bu mâtemhâneden
Korkarım ki gittiğim yer de olur ammâ garîb”

Abdülbaki Gölpınarlı, bu gazelinde kendisini anlatmaktadır… Âlemde tek başına kalmış, dilinden anlayacak bir mahrem ve derdine âşina arayan fakat bulamayan garib, bizzat kendisidir…
Ama bence sadece bir konuda, son mısraında ifade ettigi korkusunda yanılmıştır: Gittiği yerde de garib kalma endişesinde…
Gölpınarlı, 1982’nin 25 Agustos’undan bu yana, hayatının her anında beraber olduğu Ehlibeytle, Melâmî silsilesinde isimleri gecen kutublarla, eserlerini neşrettiği onlarca şairle, hocaları İsmail Saib Efendi’yle, Ömer Ferid Bey”le, Hüseyin Fahreddin Dede’yle ve en önemlisi 82 senelik ömrünün neredeyse 75 yılını vakfettiği Mevlânâ’yla ve Yunus’la aynı âlemde… Orada onlarla beraberken garib olmasi da, hiç mümkün değil…

IN MEMORIAM ABDÜLBAKİ GÖLPINARLI HÂTIRA SAYISI I – Guest Editors Ahmet Turgut KUT and Günay KUT – Published at the Department of Near Eastern Languages and Civilizations Harvard University 1995
JOURNEL OF TURKISH STUDİES – TÜRKLÜK BİLGİSİ ARAŞTIRMASI – VOLUME 19 . 1995

Paylaş>>

Yorum Yap ↓