Huysuz Kadının, Cefası…

0

 

                             H U Y S U Z  K A D I N I N  C E F A S I

                                                    S A B I R

Evliya menkıbelerinde huysuz kadına sabreden  şeyh, kıssalarına çokça yer verilir. Aynı olay,  zaman ve mekan kaydı gözetmeksizin bir çok  kişiye  isnat  edile gelmiştir.

Hz. Mevlâna da  aşağıda  değindiği hikayede Şeyh  Ebu’l Hasan Harakânî’ye mürit olmak isteyen bir dervişten ve   şeyhin huysuz karısına sabrından bahseder:

Bir  derviş, Ebu’l Hasan Harakâni’nin adını- sanını duyup Talkan şehrinden kalktı; O gerçek şeyhi, O niyaz erini görmek için  dağları aştı, uzun ovaları geçti. Yolda gördüğü eziyetler, çektiği zahmetleri anlatılmaya değer ama ben kısa keseyim.

O genç yoldan gelip şehre varınca, O padişahın evini sordu. Eve varıp  kapının halkasını  yüzlerce saygıyla çalınca karısı, kapıdan başını çıkardı “ A kerem sahibi,  ne istiyorsun ? söyle deyince , Derviş,  Şeyh’i ziyarete geldim” dedi. Kadın bir kahkaha attı da sakalına güleyim  senin dedi, bunun için yollara düşüyorsun ha, şu uğradığın hale bak. Orada işin mi  yoktu ki boş yere yollara düştün?

Bir ahmağı görmek özlemine mi tutuldun, yoksa yurdundan usanç mı geldi sana? Yahut da şeytan , bir boyunduruk vurdu da yolculuk vesvesesi mi saldı sana? Kötü laflar etti, söylendi, sövdü onların hepsini söyleyemem ben. Karının sayısız örneklerinden, sayısız gülüşlerinden ve alaylarından o mürit gamlara battı, dertlere düştü.

O dervişin gözlerinden yaş akmaya başladı ve “ Bütün bunlarla beraber, O adı tatlı padişah nerde? diye, sordu. Karı; o gösterişçi, o bomboş düzenbaz, o ahmakların tuzağı, sapıkların kemendi yok mu?

Senin gibi sakalını değirmende ağırtan yüz binlerce kişi, azgınlık yüzünden  ona düşmüştür Onu görmez de  sağ-esen yerine yurduna dönersen sana daha hayırlı olur; onun yüzünden azgınlığa düşmemiş, saptırmamış olursun. Laf ebesidir, çanak yalayıcıdır, hazır sofra ya konar o , davulunun sesi  çevredeki şehirlere yayılmış.

Bu toplum, yüzlerce bilgiyi, olgunluğu bırakmıştırda düzen ve aldatışa sarılmıştır, işte hal budur. Nerde Peygamber’in (sav) ashabının yolu- yordamı; nerde namaz, tespih, nerde onun edepleri?

                       M Ü R İ D İ N C E V A B I

O genç mürit , yeter artık kes,  diye bağırdı şeyhin karısına; apaydın günde, bekçi de ne diye, nerden geldi? Erlerin ışığı doğuyu da tuttu, batıyı da, gökler bile şaşırdı da secdeye kapandı. Hakk’ın güneşi, Koç burcunda göründü de  bu güneş, utancından, perde ardına girdi. Senin gibi bir iblisin saçma sapan sözleri beni bu kapının toprağından çevirebilir mi hiç?

Ben bulut gibi  bir yelle gelmedim ki bir tozla bu eşikten döneyim. Öküz bile o ışıkla kerem kıblesi kesildi; kıble o ışık bulunmadığı vakit kafirlik oldu, put sayıldı. Nefis isteğinden meydana  gelen ibahilik, sapıklıktır, Yüce Allah’tan gelen ibahilikse olgunluktur.

O ölçüye sığmayan ışık nerde parladıysa orda küfür, iman kesildi, şeytan Müslüman oldu. Şeyh yüceliğe mazhardır, Allah (cc)  onun sevgilisidir. Meleklerin Adem’e  secde etmeleri, Adem’in onlardan üstün olmasındandır; deri,  boyuna öze secde eder durur.

A  kocakarı, sen Hak nurunu söndürmek için üflüyorsun ama, o ağzı kokan, hem sen yanıyorsun, hem başın yanıyor. Nasıl olur da deniz, köpeğin ağzından pislenir, nasıl olur da güneş üflemekle söner? Görünüşe göre hüküm veriyorsan bu aydınlıktan daha da fazla görünen nedir? Söyle.

Bu zuhura karşı bütün görünen şeyler, pek noksan, pek kusurlu. Kim Tanrı mumuna püf derse kendi ağzı yanar; o mum söner mi hiç? Senin gibi yarasalar, dünyanın güneşten yetim kaldığına dair nice rüyalar görürler. Can denizlerinin öyle büyük dalgaları olur ki Nuh tufanındaki dalgalardan yüz defa üstündür.

Ama Ken’an’ın gözünde kıl bitmişti de,  o yüzden Nuh’la gemiyi bıraktı, dağı aradı. Ama hemencecik yarım bir dalga, dağı da  aşağılıkların ta dibine itti Ken’an’ı da. Ay ışığını saçar, köpek de havlar durur; köpek ay ışığını otlak edinebilir mi hiç? Geceleyin  yol alanlar, ay ışığıyla yoldaşlık edenler, köpeğin havlamasıyla yollarından kalırlar mı  hiç?  Parça buçuk, ok gibi tüme koşar, ona kavuşmaya gidenler, her kokmuş koca karıya uyar da durur mu hiç? Yürü dua et ki bu yurdun köpeğisin, yoksa şimdi yapacağımı yapardım ben.

Ondan sonra herkese Şeyhi sormaya , Şeyhi her yanda araştırmaya başladı. Derken birisi O ülkenin kutbu, odun getirmek üzere ormana gitti, dedi.O, Zülfekaar düşünceli mürit, Şeyhin havasına kapılıp o ormana gitti. Şeytan da aklına , sakın Ay, toz içinde gizlenmesin diye vesveseler getirmedeydi. Din Şeyh, diyordu, ne diye böyle bir kadınla oluyor, düşüp kalkıyor?

Zıt zıddıyla nerden uzlaşacak? İnsanların imamıyla,  maymun nasıl olur da uzlaşır? Derken ateşli bile La Havle çekiyor, benim onun işine karışmam, onu kınamam, kâfirliktir, kin güdüştür. Ben kim oluyorum ki Allah’ın(cc)  işlerine karışıyorum; neden içimden böyle şüpheler geliyor diyordu. Derken  gene nefsi saldırıveriyor, bu yüzden de  kuyumcu potası ağzından duman çıkıyordu. Şeytan’ın Cebrail’le ne ilgisi olabilir ki diyordu, onunla görüşsün, onunla yatsın-kalksın. Azer, nasıl Halil’le düşer- kalkar; kılavuz , nasıl olur da yol kesenle uzlaşır?

O bu düşüncedeyken ünlü Şeyh , önüne çıkıverdi; bir aslana binmişti. Kükremiş aslan, odununu taşımaktaydı; o kutlu Şeyh de odunların üstüne oturmuştu. Kamçısı da, yücelik yönünden bir erkek yılandı; yılanı bir kamçı gibi eline almıştı.

Sen şunu iyi bil ki her şeyh, sarhoş aslana biner. O göründü, buysa görünmez; ama can gözünden de gizli değildir. Yüz binlerce aslan, onların oyluklarının altındadır; gizli alemi bilen, gizli  şeyleri gören  gözlerin önünde, ona odun taşırlar. Adam olmayan da görsün diye yüce Allah (cc) , onları bir bir gösterir.

O padişah, müridi uzaktan görünce , “ a, şeytana uyan , o sözleri duyma”, dedi. O ulu Şeyh, gönül ışığıyla müridin içinden geçeni bildi; evet, ne de güzel kılavuzdur o ışık.

O hünerler sahibi, yolda müridin gönlünden neler geçtiyse bir bir söyledi. Ondan sonra da güzel sözler söyleyen, o şakıyıp çileyen Şeyh, kadının inkarını anlatmak üzere ağzını açtı da dedi ki:

O tahammül, nefsin havasına uyma yüzünden değil; o senin  nefsinin  hayali, durma orda. Ben sabredip o kadının yükünü çekmeseydim, erkek aslan, nereden çekerdi benim yükümü? Ben ,Allah’ın (cc)   buyruğuna karşı yarı ham değilim ki halkın kınamasını düşüneyim. Geri kalanımız da O’nun buyruğundadır,  ileri gidenimiz de, canımız yüzüstü koşarak onu aramaktadır.

O ahmağın da nazını çekerim, onun gibi yüzlercesinin de, ama bu ne renk aşkındandır, ne koku sevdasından. Bu kadarı bizim talebemizin dersi; var düşün artık, şanımız nereye varmada. Nereye mi? Yere yöreye bile yol  olmayan  yere; İlahi Ay’ın   gözleri alan ışığından başka bir şey bulunmayan yere. Her türlü vehimlerden, düşüncelerden uzak olan yere; nurun nuruna, nurun nuruna, nurun nuruna.

Kötü huylu  arkadaşla uzlaşın  diye sözü aşağıdan aldım. Sabır genişliğin anahtarıdır sırrına ermek için gülerek , hoşlanarak onun yükünü çek. Şu aşağılık kişilerin aşağılıklarına dayanabilir, onlarla uzlaşırsan sünnetlerin ışığına erişirsin. Peygamberler aşağılık kişilerden çok eziyet çektiler; bu çeşit yılanların elinden çok kıvrandılar.(Mesnevî cilt 6:2049-2155)

Kıssadan  Hisse

Sevgili  Yunus Emre ne güzel söylemiş: “ Ben gelmedim dava için , benim işim sevi için, gönüller dost evidir, gönüller yapmaya geldim”. Ne var insanlar birbirleriyle güzel geçinseler, iyi olsalar, birbirlerini anlamaya çalışsalar.Tarihte olmuş bu  hadiselerden ders alıp aynı şeyi tekrarlamasak ;  iyi bir insan olup gerek evliliğimizde , gerek işyerinde arkadaşlarla gerekse komşularımızla olan ilişkilerimizde nefsimize gelen kötülüklere sabredip  hemen hiddetlenip tepki göstermeden susup onlara iyilikle karşılık versek ne güzel olur.

Ama böyle olabilmek için, içimizdeki şeytana uymamamız, nefsimize hakim olmamız gerek. Şeytan bizi hep kötülüğe meylettirir, hep olumsuzu çağırır, vur ,öldür, sen bunu hak etmedin, sen daha üstünsün der ve bizi  haklıymışız gibi ikna ederek arkamızdan belanın içine itiverir.

Sabretmek insanı olgunlaştırır, güzelleştirir  ve kimseyi  öteki kabul etmeden herkesi kucaklamayı öğretir bize. Yüce Allah’ın yarattığı her şeye değer verir, sever,  sayar ve onların iyiliği için onlara sadece Allah(cc) rızası için hizmet ederek yaşar hale gelirsek şu geçici dünyada  huzurlu ve mutlu oluruz. Sabırlı ve olgun insan hiç bir karşılık beklemez yaptığı hizmetlerden.

Yüce Allah (cc)  Kur’an-ı Kerim’de pek çok yerde  hep sabredenlerle beraber olduğunu  buyurmuştur. Bunlardan birkaç ayete değinmek istiyorum:

Ey iman sahipleri! Sabredin , sabır yarışı yapın.(Âli İmran -200)

    Ey iman sahipleri! Sabra ve namaza  sarılarak yardım dileyin. Hiç kuşkunuz olmasın ki, Allah sabredenlerle beraberdir(Bakara-153)

 Onların söylediklerine sabret! Ve güzelce  ayrıl onlardan.(Müzzemmil-10)

 İşte böylelerine ödülleri, sabrettikleri için iki kez verilir. Onlar, kötülüğü güzellikle karşılayıp savarlar. Ve onlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.(Kasas-54)  

   Yemin olsun zamana ki,  insan , gerçekten tam bir hüsran içindedir!İnanıp hayra ve barışa yönelik işler yapanlar, birbirlerine Hakk’ı önerenler, bir- birlerine sabrı önerenler müstesnadır.(Asır suresi)   “

Aslında  her şey yüce kitabımızda söylenmiş ,  güzel insan olabilmek için bize,  sadece   yazılanları uygulamak kalıyor.İnşallah Kur’an ahlakı bütün benliğimizi kaplar ve Hz. İnsan  olmayı başarırız ve tüm yaratılmışı sevgiyle kucaklayıp onlar aşkla hizmet ederiz.Yunus Emre’nin dediği gibi  yapalım ve yaratılanı Yaratandan ötürü sevelim.

Op. Dr. Mehmet Can Özkardeşler

Mevlâna Kültür ve Sanat Derneği Başkanı(www.mekusad.org)

Paylaş>>

Yorum Yap ↓