Hz.Mevlânâ ve Peygamber Sevgisi…

0

Hz. M E V L Â N A  ve   P E Y G A M B E R    S E V G İ S İ

Hz.Mevlâna‘da Peygamber (sav) aşkı çok ileri boyuttaydı. Mesnevî’de pek çok yerde  Peygamber Efendimiz’(sav)den övgüyle bahseden Hz. Mevlâna , kıssalarında , O’nun  sözlerinden  örneklerle bahsetmiş, şekilden çok öze inmemiz konusunda bizleri uyarmış; O’nun ahlâkıyla ahlâklanmamızın bizleri kurtaracağına vurgu yapmıştır.

Ben yaşadıkça Kur’an’ın bendesiyim. Ben , Hz. Muhammed Mustafa’nın yolunun tozuyum .Biri benden bundan başkasını naklederse.Ondan da şikayetçiyim,o sözden de şikayetçiyim.” diyen  Hz. Mevlâna , bundan yedi yüz elli yıl önce bu günleri görerek  hakkında  zanda bulunacakların önünü kesmiştir.

Yazdığı Mesnevî’nin altıncı cildinde, 167.beyitle başlayan sözlerini aktarmak istiyorum: “Bu dünya da  da  şefaatçidir O, o dünyada da. Bu dünya din dünyasıdır, o dünya cennetler dünyasıdır. Bu dünya, onlara yol göster der, o dünya , onlara ay gibi yüzünü göster, der. O’nun işi-gücü, görünürde de,  gizli de de, “ Ya Rabbi, toplumuma doğru yolu göster, onlar gerçekten de bilmiyorlar” demektedir. O’nun soluğuyla  iki kapı da açılmıştır: İki dünyada da  duası makbuldür onun. O’nun dengi ne gelmiştir, ne gelecek; bunun için, cömertlikle son Peygamber olmuştur O. Hasılı, Muhammed’in buyrukları, açıklık içinde, açıklık dünyasında  güller açmıştır.(Mesnevî cilt 6.167-174).

Bir diğer beyitteyse,  Peygamber Efendimizin sözlerinin Hakikat denizinden dökülen nağmeler, inciler olduğunu belirtmiştir:  Onun içindir ki, “ Söyle” sözü, denizin  sözüdür, bu sözü Ahmet söylese  bile gerçekte deniz söylemiştir. Onun sözleri, tümden denizin incileridir, çünkü gönlü denizle birdir O’nun. Denizin vergisi, lütfu, bizim küpümüzden olursa, artık bir balıkta  denizin bulunmasına şaşılır mı hiç? (cilt6.818-820)”

Peygamberlerin, pek çok mucizelerine değinen Hz. Mevlâna,  Allah’ın bazı velilerinin de kerem sahibi olduklarını, onlara şeksiz şüphesiz teslim olmak gerektiğini belirttikten sonra,  Peygamber Efendimizin iki mucizesini  aşağıdaki beyitlerinde anlatmıştır:

“Malik oğlu Enes’ten rivayet edilmiştir; Ona konuk olan birisi anlatır ve der ki: Yemekten sonra Enes, yemek peşkirinin sararmış, kirlenmiş olduğunu gördü. Kirliydi, bulanmıştı, hizmetçi kıza hemencecik at şunu tandıra , dedi. O akıllı kız, hemen peşkiri ateşle dolu tandıra attı. Bütün konuklar, bu işe şaştılar, peşkirden dumanlar çıkacağını, peşkirin yanıp, kavrulacağını  bekliyorlardı. Bir zaman sonra, kirlerden arınmış, tertemiz, ak pak olmuş  peşkiri tandırdan çıkardı. Orada bulunanlar, A üstün sahabi, dediler, nasıl oldu da yakmadı ateş; üstelik bir de temizledi onu. Enes dedi ki: Mustafa bu peşkire elini, ağzını çok sildi de ondan. A ateşten, azaptan korkan gönül, öyle bir ele, ağza yaklaş. O el, o ağız, cansız bir şeye böylesine bir yücelik verirse  aşığın canına neler etmez. Kâbe’nin taşını, toprağını kıble yaptı O, a can, sen de çalış çabala da  erlere toprak ol.”(Mesnevî Cilt 3.3111-3121)

SUSUZ KERVAN MUCİZESİ

Diğer bir bölümde Hz. Mevlâna, Peygamber  Efendimiz’ (sav) in,  susuzluktan, su bulamadıklarından bunalmış, gönüllerini ölüme vermiş, ölümlerini bekleyen, kendilerinin de develerinin de dilleri ağızlarından çıkmış olan  bir kervan halkının feryadına erişmesi ve susuzluklarını gidermesi mucizesinden bahsetmektedir:

Çölde bir Arap kervanı susuz kalmıştı; yağmursuzlukta kırbalarında  bir damla bile su kalmamıştı. O çöl ortasında kalmışlardı, kervan halkı ölmek üzereydi. O iki dünyanın yardımına koşan Mustafa(sav)  yardım için ansızın yolda belirivermişti.

Orada pek kalabalık bir kervan gördü; kervan halkı o sarp, ve uzun yolda  kızgın kum üstünde kala kalmıştı. Develerinin dilleri ağızlarından çıkmıştı, halk her yanda kumlar üstüne serile kalmıştı. Onlara acıyası geldi de, haydi, dedi, tez kalkın, bir kaçınız o kum yığınına doğru koşun. Orada bir zenci var, devesine binmiş, beyine tulumla su götürüyor. O zenciyi, devesiyle  beraber ister gönüllü ister gönülsüz bana getirin.

O arayıcılar kum yığınına doğru gittiler, bir zaman sonra zenciyi Mustafa’nın (sav)  dediği gibi buldular. Ona, seni bu yanda, insanların övüncü, kâinatın hayırlısı çağırıyor dediler. Zenci o kim , tanımıyorum onu, deyince Ay yüzlü biri dediler, şeker huylu.

Nasılsa öylece anlattılar; zenci, yoksa, o bahsi geçen şair mi ki o, dedi. “Bir bölük halkı sihirle kendisine bağlamış?”  Ona bir arşın bile yaklaşmam ben.

Bunun üzerine onu  çekerek  sürükleyerek  götürürlerken, zenci sövüp sayıyor, bağırıp çağırıyordu. O üstün Peygamber’in(sav) karşısına diktiler; Peygamber su için, kırbalarınızı da doldurun dedi. Onun tulumuyla herkesi suya doyurdu, develer dekana kana o sudan içti, insanlar da .

Herkes kırbasını o tulumdan doldurdu, gökyüzündeki bulut bile haset etti bu işe; şaşırdı kaldı. Bunu kim görmüştür ki bir tulumdan bunca cehennemin yanışı soğusun, susuzluğu kansın. Bunu kim görmüştür ki bir tulumdan bunca  kırba tamamıyla dolup gitsin.

Tulum zaten bir örtüydü; lütuf dalgaları, O’nun emriyle asıl denizden coşup  kabarmada, gelip durmadaydı.Su, kaynar, buharlaşır, hava olur, o hava da soğuk yüzünden gene su olur. Hatta yaratış, bu hikmetlerden bu sebeplerden dışarı olarak da yokluktan sular coşturur.

Sen çocukluk yüzünden  sebepleri görmüşsün, bilgisizlikten sebebe yamanmış kalmışsın. Sebeplere kapılmışsın da  sebebi sebep edenden gaflettesin; bu yüzden de  bu yüz örtülerine gönlün akmakta. Sebepler gitti mi, başına vurmaya, Ya Rabbim demeye koyulursun. Allah(c c) da sana  haydi der, yürü, sebebe doğru git; şaşılacak şey, nasıl oldu da beni, sanatım olan sebepler için andın?

Kul, bundan böyle der, hep seni göreceğim; laftan başka bir şey olmayan sebepleri görmeyeceğim. Allah (c c) der ki: seni sebepler alemine göndersem, gene o işleri görürsün. Senin işin budur,  A  tövbesinde, ahdinde  gevşek kul.

Fakat ben buna bakmam, acırım, acımam boldur, rahmet etrafında döner dolaşırım ben. Kötü ahdine bakmam, bağışlarım seni, değil mi ki şu anda beni çağırdın, keremimden dileğini veririm senin.

Kervan, ey Muhammed, ey deniz huylu, diye  onun işine şaşırıp kaldı. Küçük bir tulumu bir örtü yaptın da Arabı da gark ettin gitti, kürdü de , diyorlardı.

A  kul, şikayete başlayıp, iyi kötü söylenmemen için şimdi bir de tuluma bak, dopdolu dedi. O kara kul, onun delilinden şaşırdı kaldı; imanı mekansızlık aleminden  doğup belirmedeydi. Bir kaynak gördü ki, gökten yağmada, tulumu, onun coşkunluğunu örten bir örtü  kesilmiş.

O görüşle  perdeler yırtıldı, gayb aleminin kaynağını apaçık gördü. O anda kölenin gözleri yaşlarla doldu, efendisini de unuttu gitti, durağını da. Eli ayağı, yol almaktan kaldı, Allah(c c) , canına bir titreyiştir sardı. Mustafa(sav)  tekrar işe güce koyulsun diye onu, o duraktan çekti de , kendine gel , dedi, haydi, haydi ey faydalar isteyen , yürü. Şaşkınlık çağı değil, şaşılacak şey ilerde asıl, şimdi çevik bir halde yola düş bakalım.

Kul, Mustafa’nın(sav) ellerine yüz sürdü, aşıkçasına öptü, öptü o elleri.Mustafa (sav)  mübarek elini kulun yüzüne sürdü; onu kutlu bir hale soktu. O zenci, o Habeş oğlu, ağardı; gecesi, Ay’ın on dördü gibi aydınlandı, aydın güne döndü.Güzellikte, nazda, cilvede bir Yusuf oldu, Sonra Mustafa(sav) hadi dedi ona, şimdi git de hali anlat. O elsiz ayaksız bir hale gelmiş, sarhoş olmuştu; gidiyordu ama elini ve ayağından ayırt edemiyordu. Kervandan ayrıldı, iki dolu tulumuyla efendisine vardı.

Efendi, onu uzaktan gördü, şaşırdı kaldı, şaşkınlığından o köyün halkını çağırdı. Bu tulum , bizim tulumumuz, deve de bizim deve; fakat zenci kulumuz nerde?, dedi. Bu , uzaktan belirip gelen bir dolunay; yüzünün ışığı gün ışığına vuruyor. Söyle kulumuzu öldürdüler mi? Yoksa ona bir kurt mu rastladı da paraladı?

Kul yanına gelince de kimsin sen dedi? Bir Yemen’liden mi doğdun, yoksa bir Türk mü sün? Kölem nerde? Ne yaptın onu? Doğru söyle. Öldürdüysen açıkla, düzene sapmaya kalkışma.

Köle, öldürmüş olsam nasıl gelirim sana dedi; kendi ayağımla kanımı döktürmeye gelir miyim hiç?

Adam, kölem nerde benim dedi; köle de  işte buracıkta, ben senin kölenim diye kendini gösterdi. Allah’ın(c c) lütuf eli, benim yüzümü ağarttı. Adam, hey dedi, ne söylüyorsun sen, kölem nerde? Doğru söylemekten başka çaren yok; kurtulamazsın benden.

Köle dedi ki: O köleyle aradan geçen sırlar, bir bir anlatayım sana, hem de hepsini söyleyeyim. Beni satın aldığın zamandan şimdiye dek, bütün baştan geçenleri anlatayım sana da. Bilesin ki ben  , oyum. Yağız atım sabaha döndü ama o kulum ben. Renk değişti ama tertemiz can, renge de aldırış etmez, unsurlara da, toprağa da. Bedeni tanıyanlar, bizi tezce kaybederler; su içip kananlar, tulumdan da vazgeçerler, küpten de. Canı tanıyanlar, sayılara aldırış etmezler; neliksiz, niteliksiz, sayıya sığmaz denizde gark olmuş gitmişlerdir. Can ol da canı, can yolundan tanı; görüşe dost ol, kıyas oğlu olma.(Mesnevî Cilt 3.3130-3193)

Aynı cildin  başka bir bölümünde Hz. Mevlâna  şöyle demektedir:

DİNİN SAHİBİ ALLAH(C C)

Allah’ın (c c) lütufları, Mustafa’ya(sav) vaatte bulundu; sen ölsen bile bu din ölmez buyurdu. Senin kitabını, senin mucizeni ben yüceltirim; Kur’an’a  bir şey katmaya, bir şey eksiltmeye ben engel olurum. İki dünyada da seni ben korurum; sözlerini duyup seni kınayanları ben bilirim, onları ben sürer kovarım.

Kur’an’a  bir şey katmaya, ondan bir şey eksiltmeye kimsenin gücü yetmez, benden daha iyi bir başka koruyucu arama. Senin parlaklığını günden güne arttırırım, adını altına, gümüşe bastırırım. Senin için minber kurdururum, mihrap yaptırırım. Sevgi yüzünden böylesine lütuflar ederim sana ; senin kahrın da benim kahrımdır. Şimdi, korkudan adını gizli anıyorlar, namaz vakti geldi mi, gizli namaz kılıyorlar.

Lanetlenmiş kafirlerin korkusundan dinin, yer altında , gizli kalıyor.Fakat ben ufukları minareyle dolduracağım; sana asi olanın  iki gözünü de kör edeceğim. Kulların şehirler alacaklar, mevkiler bulacaklar. Dinin balıktan Ay’a dek her yanı kaplayacak. Kıyamete  dek dini sürdüreceğiz biz; dinin  dünyadan kalkacağından korkma ey Mustafa.

A Peygamberimiz bizim, sen büyücü değilsin; gerçeksin, Hz. Musa’yla aynı hırkayı giymişsin sen. Kur’an ,  senin elinde sopaya benzer, kafirlikleri ejderha gibi sömürür yutar. Beden, toprak altında  uyumuş ama  ağzından çıkan sözleri, sopa bil. A padişah, sen kutlu bir uykuda  sağ esen uyu, kastedenlerin, o sopayı almaya elleri , kolları yoktur. Bedenin uyumuş ama, ışığın göklere ağmış. Allah(c c)  seninle savaşa girişen kişi için yayını kurmuş. Felsefeci söylenmeye yeltenir ama  senin ışık yayın onu oklar, vurur gider. Allah(c c)  öyle de yaptı, hatta vaadinden de fazla  lütufta bulundu. O uyudu fakat bahtı ve ikbali uyumadı.(Mesnevî cilt 3. 1198-1215)

Hz .Mevlâna’da Peygamber sevgisi o kadar fazladır ki işte yukarda da değindiği biçimde duygularını en yüce bir şekilde ifade etmiştir. Mesnevî’de daha pek çok örneklerle  O’nun   güzel ahlâkından bahsettiği  hikayeler  kıssalar anlatmaktadır. Sevgi dolu, hoşgörülü, affedici ve  merhametli , yumuşak huylu olan Peygamber efendimizin aynı zamanda başkalarının dertleriyle dertlendiğini , komşusu açken tok yatan bizden değildir dediğini biliyoruz. Cömertliğini  bilmeyen yok ancak O’nun gibi olamıyoruz. Zekatını herkes tam  verse dünyada fakir kalmaz ve O’nun güzel ahlâkıyla ahlâklansak,    bugün tüm Müslüman dünyası birbirleriyle kavgalı, geri kalmış olmazdı.

Güzel düşünüp , güzel davranmak, iyilerin hakim olması, kötülüklerin ortadan kalkması dileğiyle, Peygamber Efendimizin (sav) doğum günü kutlu olsun.

Op. Dr. Mehmet Can Özkardeşler

Mevlâna Kültür ve Sanat Derneği Başkanı

Paylaş>>

Yorum Yap ↓