Kerbela – Muharrem…

0

                                   Kerbela – Muharrem

 

Âşura, onuncu gün, demektir. Hicretin 61.yılının ilk ayı olan Muharrem’in onuncu günü, İmam Hz. Hüseyin(r.a), Muaviye’nin oğlu Yezid’e biat etmediği, onun halifeliğini kabul etmediği için Kerbela’da, dostları, ceddinin ashabı, kardeşinin on bir yaşındaki oğlu, kendisinin on sekiz yaşındaki, hatta süt emer oğlu ile, Yezid ordusu tarafından şehit edilmiştir.

Peygamber Efendimiz’in (sav) vefatından sonra Müslümanlar arasında çıkan  fitne ve fesattan dolayı kutuplaşmalar başlamıştır. Zaten  Peygamber Efendimizden (sav)  aktarılan bir hadise göre kendisi “Benim ümmetim yetmiş iki buçuk fırkaya bölünecektir” demiştir.

Dört halife devrinde  başlayan karışıklıklar ve iktidar olma hırsı, yandaşlarını kollama, kayırmalar hızla devam ederek Müslümanların birbirleriyle karşı karşıya  gelmelerine sebep olmuştur.Allah’ın(cc) aslanı Hz. Ali  vefat edince, Küfe halkı oğlu Hz. Hasan’a  biat ederek halife olmasını istediler. Öte yandan Muaviye, kendisine kurduğu güçlü orduya güvenerek Halifeliğini ilan etmişti ancak Hz.Hasan, iki Halife olamayacağını belirtti. İslam ulemasının daha önce aldığı bir karara göre herhangi bir kimse, Halife varken, kendi Halifeliğini ilan ederse taraftarları tarafından “katli vacip”ti. Fakat Muaviye çok kuvvetliydi, sadık askerleri mevcuttu ve bu ihtimal zayıftı. Hz. Hasan bir şartla halifelikten feragat edebileceğini belirtti: Muaviye öldükten sonra, kendi kardeşi Hz. Hüseyin’in(r.a) Halife olmasını şimdiden kabul etmesi halinde kendisine biat edeceğini  belirten Hz.Hasan’a  , “tamam” diyen  Muaviye,  daha sonra oğlu Yezid’in kendisinden sonra Halife olmasını istediğini etrafındakilere zorla da olsa kabul ettirmiştir.

Fakat işler  düzgün gitmedi ve Yezid  Halife olunca, babası gibi kötü bir yönetimle idaresine devam etmiş ve Peygamber  Efendimiz’in (sav) getirdiği İslam inancını temelden değiştirmeye devam etmiştir.

Bundan en çok rahatsız olan Kûfe halkı, Hz. İmam Hüseyin’e, binlerce mektup yazarak kendilerini Yezid’den kurtarmasın istediler. Çağrılara ve yapılan zulme dayanamayan Hz. Hüseyin(r.a), ailesi, dostları ve taraftarlarının bir kısmıyla yani 70 kişilik bir kafileyle Küfe’ye doğru yola çıkar. Küfelilerin mektuplarından  haberi olan Yezid, onları korkutarak Hz. Hüseyin’e(r.a) biattan vazgeçirip kendisine biat etmelerini ve ordusuna katılmalarını sağlar.

Hiçbir şeyden haberi olmayan Hz. Hüseyin(r.a) ve yakınları, Muharrem ayının birinci günü Küfe yolunda, Kerbela’da kuşatıldılar. Fırat nehri kıyısında olmalarına rağmen suyla irtibatları Yezid’in askerleri tarafından kesilerek susuz bırakıldılar. Biyat etmeye zorlanan Hz. Hüseyin(r.a) artık öldürüleceklerini anlamıştı. Baskı giderek artıyordu, aç ve susuz bir şekilde  beklerken oklar atılmaya başladı. Tüm sevdiklerinin gözleri önünde öldürülmesine şahit olan Hz.İmam Hüseyin(r.a), sonunda otuz üç mızrak, bir o kadar da kılıç  yarası aldıktan sonra, Muharrem ayının onuncu günü Şimr adında bir asker tarafından başı gövdesinden ayrılarak şehit edildi.

Bu nasıl bir barbarlık, vahşettir Allah’ım. Bu zulüm, bu zalimlik insanın hayvandan da aşağı olduğu haldi herhalde. Halbuki O Peygamber Efendimizin gözbebeğiydi, emanetiydi. O’nu “Dünyadaki reyhanlarımdan, çiçeklerimden” diye severdi. O’nu “Cennet gençlerinin seyyidi- beyefendisi” diye niteleyip müjdelediği belirtilmiştir.

Hz. İmam Hüseyin(r.a) öldürülmeden önce  şöyle dua etmiştir:

Yüce Rabbim, gökten merhametinle, bana güç kuvvet indirerek düşmanlarıma beni galip getirmiyeceksen, şehadetimi Muhammed ümmetinin hayrına, kurtuluşuna vesile kıl. Haksızlığa, zulme dayatmaya karşı Hakk adına yürüdüm. Gerekirse bu uğurda canımı vereyim. Eğer galip gelemiyeceksem, sırtım yere düşecekse, Hak davası uğruna akan kanımı, bir hayrın, Müslümanların bir silkinişinin, bir güçlenmesinin sebebi kıl.”

Kerbela olayını, Hz. Hüseyin’i(r.a), ölürken  vermek istediği mesajı  iyi anlamamız gerekiyor. Müslüman toplumunun şimdiki içler acısı durumuna baktığımızda asırlardır bir kavga halinde olduğunu ve birbirine düşman olduğunu görüyoruz. Peygamber torununun öldürülmesiyle insanlık öldürülmüştür; sevgi çiçekleri, sevgi, saygı, Hakka, hukuka riayet, insana hürmet, insanın fikrine, düşüncelerine önem vermek, istişare, dinlemek, anlamak, ortadan kaldırılmıştır. Zalimin zulmü öne çıkmıştır.

Hz. Hüseyin’i(r.a) anarken sadece kuru kuruya ağlamak yerine, O’nun şehit olmasına neden olan manevi değerleri, Hak, adalet, rahmet, merhamet, müsamaha-hoşgörü ve şefkat gibi unutulan insani duyguların topluma tekrar kazandırılması için gayret göstermeliyiz. Düşünmeliyiz biz nerede hata yaptık diye. Niçin mümin olamadık? Barış dinini nasıl savaş dini haline getirdik? Aslında  kendimiz için ağlamalıyız bu işin hesabını nasıl vereceğiz diye. Hz.İmam Hüseyin(r.a) vuslata ermiş, cennetle müjdelenmiş bir yiğit.

Asırlardır bu topraklarda akan kanın sebebi belki de  Peygamber efendimiz’e(sav), ehlibeytine, ashabına  yapılan zulümlerin neticesidir.

Bu konuya, Hz. Mevlâna, yaşadığı dönemde, muharrem ayında, Halep şehrinden geçmekte olan bir şairin ağzından şöyle değinmektedir:

Ömrünü boş yere geçiren birinin son andaki tövbesini, yas tutan Halep Şia’sına  benzetiş;

Aşure günü, bütün Halepliler, Antakya kapısına gelirler, akşam oluncaya kadar, orada kalırlar. Erkek, kadın büyük bir kalabalık orada toplanır. Peygamber’in şehit edilen torunun ve onun ailesinin yasını tutardı. Aşure günü Şiiler, Kerbela vak’ası için ağlar, feryad ederlerdi.

Peygamber soyunun Yezid’den, Şimr’den gördüğü zulümleri, geçirdikleri imtihanı, çektikleri mihnetleri sayar, dökerlerdi. Naraları bütün ovayı, çölü kaplar. Seslere ses katardı.

Garip bir şair, aşure günü, yoldan gelmişti. O feryat ve figanı duydu. Şehri bıraktı, kalabalığın bulunduğu tarafa gitti. O feryadın, o matemin sebebini anlamak istedi. “Bu gam nedir? Kime yas tutuyorsunuz? Diye soruşturmaya başladı. Bu ölen herhalde büyük bir Reis olacak, çünkü böyle bir kalabalık, rastgele bir kişi için olamaz.

Bu ölen  kişinin adını, lakaplarını bana söyleyin, ben buraları bilmeyen bir garibim, sizse buralısınız. İsmi ne idi? Ne işle uğraşırdı? Nasıl adam idi? Vasıflarını söyleyin de, onun iyiliklerine ait bir  mersiye  söyleyeyim. Ben şairim, bir mersiye yazayım da buradan bir azık, bir yiyecek elde edeyim” dedi.

Bu sözleri duyanlardan birisi, şaire: “ Sen deli misin? Yoksa sen Şii değilsin de ehlibeyt düşmanı mısın?” dedi.

“Aşure günü,  şehit olan o büyük varlık için üç gün yas tutmanın, yüz seneden daha değerli olduğunu bilmiyor musun? Mümin nazarında bu gussa, bu dert hiç değersiz olur mu? Bir mümin Hz.Muhammed’i (sav) ne  kadar çok severse, onun ciğerparesi olan şehid-i Kerbela Hz.Hüseyin (r.a)’ı da o kadar sevmesi gerekir. Mümin nazarında, o tertemiz ruha matem tutmak, yüzlerce Nuh tufanından daha meşhurdur.”

Şairin kınaması

Şair, “Doğru” dedi, “Fakat Yezidin devri nerede? Bu facia ne vakit olmuş? Bu haber buraya ne kadar geç gelmiş? Körlerin gözleri bile o kötülükleri, o faciayı gördü. Sağırların kulakları bile, Kerbela’da olup bitenleri işitti. Siz şimdiye kadar uyuyor mu idiniz? Faciayı yeni mi duydunuz ki, yas tutuyor, elbiselerinizi yırtıyorsunuz?

Ey uyuya kalanlar, ey gaflet uykusuna dalanlar, Hz. Hüseyin’e (r.a) değil, asıl siz kendinize yas tutun. Hz. Hüseyin’in(r.a) ruhu, Hakk’a mensup olan o yüce ruh, beden zindanından kurtuldu. Ne diye elbiselerinizi yırtıyor, elinizi ısırıyorsunuz?.

Hz. Hüseyin(r.a) ve etrafında bulunanlar, din-i mubinin en ileri gelenleri, hükümdarı idiler. Onlar esirlik bağlarını kopardılar. Zincirleri kırdılar. Onlar için matem değil, mutluluk, neşe , sevinç vakti geldi. Onlar tomruğu, zinciri koparıp attılar, devlet sarayına uçup gittiler.

Onların halinden zerre kadar haberin olsaydı, bilirdin ki bugün, onların saltanat günü, güzellik günü, padişahların padişahı oluş günü. Haberin yoksa yürü git! Kendi haline ağla, feryat et. Çünkü sen ahrete göçmeyi, dirilip haşrolmayı inkar  ediyorsun.

Kendi yıkık gönlüne, yıkık dinine ağla, feryat et. Çünkü senin gönlün şu eski ve köhne dünyadan başka bir şeyi görmüyor. Eğer gönlün iyi insanların öteki alemde kavuşacakları devlet ve saadeti görüyorsa, neden o tarafa yiğitçe yürümüyor? Niçin Hakk’a itimat ve tevekkül kılmıyor? Niçin kendini ona vermiyor? Neden kalbini manen zenginleştirerek hırs ve tamahtan kaçınmıyor?

Nerede imanın yüzüne düşürdüğü nur? Nerde  dinin sana lütfettiği mutluluk, Allah’ın(cc)  lütuf ve ihsan denizine daldığın halde neden elin, avucun boş? Nerede cömertlik?

Irmağı gören, susuzlardan suyu esirgemez; bilhassa Cenab-ı Hakk’ın feyiz deryasını gören,lütuf bulutlarına nail olan kimse, muhtaç olanlara karşı iyiliklerde bulunur, cömert olur.”(  Mesnevî cilt6: 777-805)

Kıssadan Hisse

Hz. Mevlâna,  bir Peygamber(sav)  aşığıdır. “Ben Kur’an’ın bendesiyim, Muhammed Mustafa’nın yürüdüğü yolu , tozuyum, toprağıyım.” demiştir. O’nu seven tabi ki ehlibeyti de sever,  ashabını da sever bütün müminleri sever. Kendisi  için bile , “Öldüğüm zaman benim  için ağlama, yazık ,vah vah deme, Şeytanın tuzağına düşerse , o zaman, eyvah demenin sırasıdır. Cenazemi gördüğün zaman  firak, ayrılık deme. Benim kavuşmam buluşmam o zamandır.” demiştir kısaca.

Tabi ki bir ölüm olayı, ayrılık var, insani duygularımızdan dolayı  haykırışımız var ama bizi bilinçli olmaya çağırıyor. Ölümün şu fani dünyadan bir ayrılış olduğunu ama kabrin bir perde olduğunu ve  ahiret hayatına yeniden doğma olduğunu söylüyor ve Allah(cc)’a kavuşacağımız için bunun bir düğün olması gerektiğini, yas tutmamamız doğrultusunda bizleri uyarıyor.

Yoksa  cennetle müjdelenmiş bir Peygamber torununun, cennete gitmeyeceği, Allah’a(cc) varamayacağını düşünerek mi bu yakarışı yaptığımızı  sorgulamamız  gerektiğini mi  söylüyor.

Aslında bizim, eğer nefsimize uyup içimizdeki Şeytanın bizi yoldan çıkartmasına,  Allah’tan uzaklaştırmasına izin verirsek o zaman kendimize  ağlamamız gerektiğini  vurguluyor.

Bizim Yunus Emre de bir  şiirinde  şöyle söylüyor;

“Çağla Derviş Yunus Çağla, Hu Mevlâm Huuu”.

Sen özünü Hakk’a bağla, Hu Mevlâm Huuu

Ağlar isen kendine ağla, Huuu Mevlâm Huuu,

Elden vefa yoğa benzer, Huuu Mevlâm Huuu.”

Bu  vesileyle,  Muharrem ayımız mübarek olsun, Allah yolundan ayırmasın, yâr ve yardımcımız olsun. Yoksa biz nefsin –Şeytanın elinde oyuncak olup her türlü kötülüğe meylederiz. Sevgiyle kalınız.

Op. Dr. Mehmet Can Özkardeşler

Paylaş>>

Yorum Yap ↓