MESNEVİ’DE HZ.ALİ AHLÂKI…

0

MESNEVÎ’DE HZ. ALİ AHLÂKI

Düşmanın Hz. Ali’nin yüzüne tükürmesi ve Hz. Ali’nin fazileti.        

 

Hz. Mevlânâ gerek Mesnevî’de, gerekse Divan-ı Kebir’de Hz. Ali’nin faziletlerinden, üstünlüğünden bahsederek onu övgüyle anmış ve bizim O’nu daha iyi anlamamızı sağlamıştır. Hz. Mevlânâ, aşağıda değineceğimiz, değişik şekilde hayalinde canlandırıp bize ibret almamız için heyecanlandıracak şekilde anlattığı ve ders almamız için hikâyeleştirdiği olayda, Hendek Savaşı’nda Abduved oğlu Amr ile Hz. Ali arasındaki dövüşme sahnesinden esinlenmiştir. Bu tarihi olaya yazının sonunda değinmek üzere şimdi Hz. Mevlânâ ne diyor ona bakalım:

İbadetteki ihlâsı Ali’den öğren, Allah’ın aslanını hileden, düzenden temizlenmiş, arınmış bil. Savaşta bir yiğidi alt etti; hemen kılıcını çekip üzerine saldırdı. O da her peygamberin, her velinin öğündüğü Ali’nin yüzüne tükürdü. Bir yüze tükürdü ki ay bile secde yerine varır da o yüze secde eder. Ali hemen kılıcını yere attı, onunla savaşmaktan vazgeçti. O savaşçı yiğit bu işe, bu yersiz af ve merhamete şaşırdı gitti ve şöyle dedi: Beyit;

“Bana keskin kılıcını çekmiştin, neden yere attın da beni bıraktın? Benimle savaşmaktan daha iyi ne gördün de beni avlamaktan vazgeçtin? Ne gördün de böyle öfken yatışıverdi, öyle bir şimşek çaktı da sönüverdi? Ne gördün ki o gördüğün şey bana da aksetti, gönlümde, canımdan bir ışık-nur belirdi? Varlıktan da, mekândan da yüce, candan daha iyi ne gördün de can bağışladın bize? Yiğitlikte Allah’ın aslanısın sen; mürüvette nesin? Bunu kim bilebilir? Mürüvette, Tih çölünde Musa’nın bulutusun. Hani o buluttan eşi benzeri olmayan nimetler, ekmekler yağdıydı.”

Hz. Mevlânâ o düşmanının dilinden Hz. Ali’ye (r.a) seslenmeye devam eder: Beyit;

“Ey Ali sen tamamıyla akılsın, gözsün gördüğünden az bir şeycik olsun söyle. Hilim kılıcın canımızı kesti,  parçaladı, bilgi suyun toprağımızı arıttı. Açıver, söyleyiver hele, biliyorum, bu Allah’ın sırlarındandır. Çünkü kılıçsız can almak, O’nun işidir. Allah aletsiz, uzuvsuz bir yapıcıdır. O’dur bu artıp duran hediyeleri veren, lütuflar yağdıran. Akla yüz binlerce şarap tattırır ki ne iki gözün, ne de iki kulağın haberi olur bundan.

Ey arşta avlanan doğan, açıver, söyleyiver yapıp onarandan, düzüp koşandan, şu zamanda ne gördün sen? Senin gözün, görünmez şeyleri avlamayı öğrenmiştir; orada bulunan başkalarının gözleriyse kapalıdır. Birisi ayı apaçık görür, öbürüyse dünyayı kapkaranlık görür. Diğer birisiyse üç ayı bir arada görür; bu üç adam da bir yerde oturmuştur. Üçünün de gözleri açık, kulakları duymakta, fakat bunlar senin adamın, benden kaçıyorlar. Bu hal acaba arştan mı, yoksa gizli bir lütuf mu? Göz büyüsü mü bu, sana kurt mu görünüyor da, bana Yusuf görünmede. Âlem on sekiz bin olsa da, her göz bunu görüp idrak edemez.

Ey Murtazâ Ali, ey kötü kazadan sonra gelen güzellik, sırrı aç. Ya sen aklına geleni söyle, ya ben gönlüme doğanı; beni aydınlatan nuru söyleyeyim. Bu sır senden bana yansıdı, ay gibi söylemeden ışıklar saçmadasın, nasıl gizleyebilirsin? Fakat ay değirmisi, bir de söze gelirse, gece yol alanları, elbette daha tez yola kor. Ayın sesi gulyabaninin sesinden üst olur da yanlış yola gitmekten de emin olurlar, yoldan çıkmaktan da. Ay söz söylemeksizin yol gösterirse, söyleyince ne yapmaz? Dünyayı ışığa boğar.

Madem ki sen ilim şehrinin kapısısın, madem ki hilim güneşinin parıltısısın, ey kapı, kapı aralayana açıl da kabuklar kırılsın, öz açığa çıksın. (Zahir ehli, hakikate erişsin). Ey rahmet kapısı, ey “eşi benzeridengi olmayan Allah’ın” eşiği, kapısı, sen hiç kapanma. Ebede kadar açık kal.

A kanadı parlayan doğan, söyle, a padişahın zümrüdüankayı bile avlayan doğanı, a orduyla değil, tek başına orduları dize getiren er. Tek başına bir ümmetsin sen, fakat yüz binlerce ere bedelsin. Açıkça söyle de, bu kul doğanına av olsun gitsin.

Kahredeceğin yerde bu merhamet, bu rahmet nedir? Ejderhayı elden salmak kimin yoludur? Neden beni öldürmekten vazgeçtin?”

Mağlup pehlivana Hz. Ali’nin cevabı; Beyit:

“Ali dedi ki: Ben kılıcı Allah için vuruyorum; Allah’ın kuluyum, nefsimin esiri değil. Allah aslanıyım, nefis aslanı değilim, işim dinime şahitlik eder. Ben savaşta, “attığın zaman sen atmadın,” sırrının özüyüm. Ben kılıç gibiyim, vuransa güneştir. Ben varımı yoğumu yoldan kaldırdım, Allah’tan başkasını yok bildim. Bir gölgeyim ben, sahibimse güneştir; perdeciyim ben, O’na perde değilim. Vuslat incileriyle dopdolu bir kılıcım ben, savaşta adamı diriltirim, öldürmem ben. Kılıcımın cevherini kan örtmez, rüzgâr nasıl olur da bulutumu yerinden oynatır, sürüp götürebilir? Saman çöpü değil, hilim, sabır, adalet dağıyım. Kasırga dağı oynatabilir mi? Bir rüzgârla yerinden oynayıp uçan, saman çöpüdür, zaten uygun esmeyen nice yeller vardır.

Namaz ehli olmayanı, öfke, şehvet, tamah yeli kapıp götürür. Dağım ben, varlığım O’nun yapısıdır. Saman çöpü olsam bile gene O’nun anışıdır, O’nu anmaktır benim hareketim ki, O’nun rüzgarıyladır bu. İsteğim, dileğim ancak Allah’ın dileğiyle olur, ordumun komutanı ancak tek bir Tanrı’nın aşkıdır. Öfke nice padişahlara padişahtır da bizim kölemiz olmuştur. Ben öfkeye de gem vurmuşumdur. Hilmimin kılıcı, öfkemin boynunu vurmuştur. Allah’ın hışmıysa bana rahmet gibi gelir. Tavanım damım yıkıldı ama nura happy wheels gark oldum; toprağın atası (Ebu Turab) oldumsa da, bahçe kesildim. Savaşta içime bir vesvese girdi, kılıcı gizlemeyi daha doğru buldum. Adım “Kim Allah için severse,” sözüne uysun diye gizledim. Dileğim, “Kim Allah için nefret ederse,” bölüğüne katılsın diye vurmadım. Cömertliğimin, “Kim Allah için verirse,” bölüğünden olmasını, varlığımın, “Kim Allah için sakınırsa,”  hükmüne uymasını, katılmasını istedim. Sakınmam da Allah içindir, vermem de Allah içindir, işte bu kadarTamamıyla Allah içinim, başka kimsenin adamı değilim.

A ulu kişi sen bensin, ben de senim; sen Ali olmuştun, Ali’yi nasıl öldürebilirdim ben?

Öyle bir suç işledin ki her çeşit ibadetten daha iyi; bir anda gökyüzünü bir uçtan uca aştın.

O adamın işlediği suç,  ne de kutlu suç,  gül yaprakları da dikenden bitmedi mi? Ömer’in suçu, onun Peygamber’e kastedişi, kendisini kabul ediş eşiğine dek çekmedi mi? Allah ümitsizliğin boynunu vurmuştur, çünkü suç da kulluğa dönmüştür.

Kur’ân’da “Seni tanık olarak gönderdik” diyor çünkü varlıktan kurtulmuştur, hür oğlu hürdür. (Müzemmil-15) Beri gel, gir içeriye, çünkü Tanrı lütfu azad etti seni; çünkü rahmeti gazabından üstündür, aşkındır O’nun… Sen benim yüzüme tükürdün, bense sana armağan sundum. Bana cefa edenlere bile bu çeşit armağanlar veririm, bizim aleyhimizde olanların bile ayağına baş koyarım. Artık vefa edenlere neler bağışlarım; sen anla. Ona ölümsüz defineler, hazineler, mallar mülkler veririm. Cennetlerde ebedi mülkler ihsan ederim.

Hz. Ali o adama dedi ki: “A yiğit, savaşırken yüzüme tükürdün ya, öfkem kabardı, nefsime dokundu, iyi huyum yok oldu. Yaptığım, yapacağım işin yarısı Allah içinse, yarısı da öfkemin zoruyla nefsimden olacaktı; oysa Allah işinde ortaklık yaraşmaz. Allah seni eliyle yarattı, bezedi, sen Tanrı’nınsın benim mahlûkum değilsin. Allahın kulunu gene Allah’ın emriyle kır dök, dostun canına dostun taşını at demişler.” Kâfir bu sözleri işitince gönlünde öyle bir nur zuhur etti ki zünnarını kesti gitti.

Yine Hz. Mevlânâ o hasmın diliyle Hz. Ali’ye hitap eder:

“Ben cefa tohumu ekmiştim, seni başka türlü sanıyordum. Halbuki sen Allah ahlâkıyla ahlâklanmış bir Tanrı terazisiymişsin. Hatta her terazinin denge oku senmişsin. Meğer benim aydınlığımmışsın. Ben o görür göz arayan çırağın kulu kurbanıyım ki, senin kandilin de ondan nurlanmış, aydınlanmıştır. O nur denizine kul köle olayım ki meydana böyle  bir inci çıkardı. Bana kelime-i şahadeti  söylet ve öğret ki seni zamanın en yücesi gördüm. Ve böylece O da, yakınları ve kavminden elliye yakın kişiyle aşıkçasına, din yönüne yüz çevirdiler,  Müslüman oldular.

Ali, hilim kılıcıyla bunca boğazı, bunca halkı, ölümden kurtardı, doğru yola iletti. Hilim kılıcı keskin çelik kılıçtan da keskindir, hatta yüzlerce ordudan daha üstünlükler elde ettirir. (Mesnevî cilt1:3735-3860,3990-4002)

      Hz. Mevlânâ’nın büyük bir aşk, sonsuz bir cezbeyle coşup hayalinde canlandırdığı bu olay Peygamber efendimizin Medine’nin kuzeyinde 627 yılında Mekkeli müşriklerle yaptığı Hendek Savaşı’nda gerçekleşmiştir. Düşmanı engellemek için cephede ordunun etrafına hendek açıldığı için adına “Hendek Savaşı” denmiştir. 15-20 gün müşrikler zorlamışlar ancak hendeği geçip Müslüman ordusuyla karşı karşıya gelememişlerdi.

Ancak bir gün Abduved oğlu Amr ve birkaç arkadaşı hendeği atlayıp geçerek mızrağını yere saplayıp  “Yok mu Müslümanlar içinde benim karşıma çıkacak bir yiğit?” dedi. Amr seksen yaşına gelmiş olmasına rağmen önüne çıkan herkesi öldürecek güçte, iri yarı bir savaşçıydı. “Şehit olunca gideceğinizi sandığınız cennet hani?” diyordu. İki defa yüksek, cesur ve kendine güvenen korkutucu bir sesle bağırmasına rağmen, karşısına hiçbir Müslüman çıkmaya cesaret edemiyordu. Hz. Ali iki defa karşısına çıkıp dövüşmek istemiş ancak Peygamber efendimiz müsaade etmemişti. Ama sonunda başka çıkan olmayınca, Hz. Ali’ye  kendi zırhını giydirdi, Zûl-fekaar adlı kılıcını verdi ve başına kendi sarığını sararak er meydanına gönderdi. O giderken arkasından dua etti ve mübarek ellerini açarak, “Allah’ım, Bedir Savaşı’nda benden Ubeyde’yi, Uhud’da Hamza’yı aldın, bugün Ali’yi koru, onu bana bağışla.” diye içtenlikle yalvardı.

Nihayet iki er karşılaştıklarında Amr at üstünde, Hz. Ali ise yayaydı. Hz. Ali yaya dövüşmeyi teklif edince, Amr kabul ederek atından indi ve iner inmez atının ayaklarını bir kılıç darbesiyle kesti.

Amr, daha sonra Hz. Ali’nin başına bir kılıç vurunca başından yaralandı ve yüzüne doğru kan akmaya başladı. Bunun üzerine Hz. Ali bir kılıç darbesiyle Amr’ın ayağını uyluğundan kesti kopardı ve kafası üstü yere yıktı. Etraf toz duman olmuş, ortalık karışmıştı. Amr’ı sırt üstü çevirdi, göğsüne oturup başını kesmek üzereydi ki, çaresiz kalan Amr, Hz. Ali’nin yüzüne tükürdü. Ali kızdı, öfkelendi ve Amr’ı öylece olduğu yerde bırakıp iki üç metre uzaklaştı ve gezinmeye başladı. İki taraftan da uğultular savaş alanını kapladı. Ne olacağını merakla beklemekteydiler. Bir müddet sonra öfkesi yatışan Hz. Ali, Amr’ın yanına gelerek işini bitirdi; başını gövdesinden ayırdı ve Peygamber efendimizin önüne attı.

Hz. Mevlânâ bu olayı hikâyeye başlamış, fakat Amr’ın adını anmamış, ondan sonra da tasarrufa başlamış, iman dolu gönlü, Ali aşkıyla coşunca böyle bir mürüveti, böyle bir keremi gören kişinin böyle ihlâsa şahit olanın, kâfir olarak ölmesine razı olamamış, olayın sonunu kendisi böyle getirmiştir.

Yüce kitabımız Kur’ân’ı Kerim’den bir ayetle bu haftaki yazımızı sonlandırırken sizleri Hz. Mevlânâ’nın sonsuz sevgi, barış ve hoşgörüsüyle selamlar, saygılar sunar, ilim kalesinin kapısı Hz. Ali’nin ahlâkıyla feyzlenmemizi dilerim.

Âl-i İmrân-134:

O Allah’tan hakkıyla korkanlar, bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar, öfkelerini yutarlar, insanları affederler. Allah iyilik edenleri sever.

 

 

Paylaş>>

Yorum Yap ↓