Ramazan Coşkusu…

0

rmzn

RAMAZAN COŞKUSU

Nerede o eski ramazanlar? Derler ya, işte ben de o çocukluğumda yaşadığım coşkulu geçen ramazanlardan bahsetmek istiyorum.

Bizler sevgi, saygı, hoşgörünün yaşam tarzı olduğu günlere yetiştik. O zamanlarda insanlar birbirine karşı daha saygılı, sevecen, affedici, müsamahakârdı. Ayrıca komşusunun derdiyle dertlenir sorununu çözmeye çalışırdı. Bananeciliğimiz yoktu. Toplum daha henüz bencilleşmemişti.

Yardımlaşma hat safhadaydı. Ramazan başlamadan bir hafta önceden herkesi bir heyecan kaplar, evler temizlenir, eksikler tamamlanır, çarşı pazar alışveriş yapılırdı. Sanki on bir ay aç duruyormuşçasına çılgınca erzak alınırdı.

İlk teravih kılınıp gece sahura kalktığımızda başlardık saymaya kaç gün tutacağımızı. Sonra ertesi gün ilk iftar saatini heyecanla beklerdik. Bizim şehrimizde “top atma” alışkanlığı vardı. Top sesini duyunca hemen orucumuzu açmaya çalıştığımızda anne babamız “aman, dikkat edin ezan okunmadı” diye bizi uyarır, bir heyecan yaşardık. Kimisi hemen orucu açar, bu defa da “acaba kabul olmadı mı? “diye üzülürdü. İşte bu heyecanlar her evde olurdu.

Biraz da gayrimüslim komşularımızdan bahsetmek istiyorum. Eskiden gerek Tarsus, gerekse Mersin’de çok gayrimüslim vardı. Bizim dini günlerimizde çok dikkat ederler bizleri üzmemeye çalışırlardı. Kandil günleri kandil simidi yaparlar ve bizlere ikram ederlerdi. Ramazanda çoğu kendi akşam yemeklerini bizim iftar saatine denk getirmeye çalışır, diğer öğünlerde Müslümanların olduğu yerlerde herhangi bir şey yemezlerdi. İnsana saygının bir ifadesi olan bu davranışlardan bizler de çok etkilenir, onlara aynı sevgi ve saygıyı gösterirdik. Öteki diye bir kavram yoktu o zamanlar. Hep birlikteydik, acısıyla tatlısıyla herkesle beraber güzelce yaşardık.

Ayrıca ihtiyaç sahipleri evlere çağrılır onlara iftar yemeği verilirdi. Onların onurlarını incitmemeye özen gösterilirdi. Komşular arası tabaklarla yemek transferi olurdu. Herkes birbirine ikram ettiğinden Halil İbrahim sofrası gibi çok bereketli ve bol çeşit yemeğin olduğu bir ziyafet sofrasına dönerdi iftar sofrası. Halil İbrahim bereketi bu olsa gerekti. Artan yemekler mahalledeki ihtiyaç sahiplerine ya da kendiliğinden kapıya gelip yemek isteyen ihtiyaç sahiplerine verilirdi.

Bir de erzak dağıtma işi vardı ama şimdiki gibi değil; sessizce ve gizlice. Şimdilerde yardımlar olsun, iftar yemekleri olsun davul zurnayla duyurulur hale geldi, iş yardımdan çok gösteriş halini aldı. Sağ elin verdiğinden sol elin haberi olmasın dendiği halde gözünün içine soka soka yardımlar yapılır, sadakalar boşa çıkarılır durumuna gelindi. Eskiden ihtiyaç sahiplerinin oturduğu evler önceden tespit edilir ve akşam karanlığında kimin bıraktığı belli olmadan kapı önüne konurdu. Bizim atamız daha düşünceli ve hassastı bu konuda, bir edep, bir anlayış ve saygı vardı.

Gece sahurlarda evlerde toplanılır, sohbetler yapılır fırından sıcak pideler alınır ve bir şölen havasında siyah ipliğin beyaz iplikten ayrıldığı saat beklenirdi. Müezzin, sabah ezanını da bir başka okurdu sanki ya da bize öyle gelirdi. Güneş batana kadar helallerin haram olduğunu, hiçbir şekilde günaha bulaşmamamızı, bütün uzuvlarımızla oruç tutarak yani yüce Allah’ın yap dediklerini yaparak yapma dediklerini yapmayarak iyi bir kul olmamızı haykırıyordu sabahın seherinde. Gözümüz kusur görmeyecek, dilimiz kötü söz söylemeyip gıybet yapmayacak, kulağımızı kötü sözlere kapatacak ve elimizi ayağımızı hile hurdadan koruyacaktık yani güzel düşünüp güzel davranacaktık gün boyu.

Sahurda bunlar bize öğüt olarak verilirdi. Yani orucun sadece belirli saatlerde aç kalmak, cinsel ilişkiden uzak durmak olmadığı, oynak yaramaz nefsin doymaz isteklerinden uzaklaşıp, onu terbiye ederek güzel ahlaklı iyi bir insan olmak yani Kur’an ahlâkıyla ahlâklanmak için bir başlangıç olduğu öğretilirdi.

Kimseyi kırmadan, kimseden incinmeden gönül hoşluğuyla günümüzü tamamlayıp akşam huzurla evimize geldiğimizde de ev halkının tatlı telaşını görür onlara yardımcı olmaya çalışırdık. İftar saatine dakikalar kala herkes sofraya oturur sükûnetle içinden dualar ederdi. Rahmetli babacığım, “Çocuklar, Çukurova radyosunu açınız, iftar programını dinleyelim.” derdi. Radyoda önce bir ilahiyat hocası orucun ve güzel insan olmanın faziletlerinden bahseder, sonra da okunacak Kur’an-ı Kerim ayetinin Türkçesini açıklardı. Melek huylu anneciğim ,çorbamız soğumasın diye son ana kadar bekler ve tam ezan okunmadan önce tabaklarımıza koyardı.

İşte o an yüce Allah(cc)‘ın “kün” ol emrini duymuşçasına ezan sesiyle birlikte Müslüman âlemine haramlar tekrar helal olur ve biz orucumuzu açardık. O an aldığımız hazzı kelimeler anlatmaya yetmez. Manevi duyguların doruğa çıktığı bu ayda bizler ne kadar şanslıydık bu aya kavuştuğumuz için. Ben coşkuyla, sevinçle içimde anlatılması zor duygularla karşılarım ramazanı. Sevdiğim ve uzun zamandır görmediğim birine kavuşuyormuşum gibi içim kıpır kıpır olur. Şükür kavuşturana bu yıl da kavuşmak kısmet oluyor. Bundan sonra kaç ramazan görürüz Allah bilir diyor, sözü Hz.Mevlânâ’ya bırakıyorum:

Oruç ayına girdiğin zaman, o aya kavuştuğun için Hakk’a şükrederek, sevinerek, neşeli olarak gir! Çünkü Ramazanın gelişinden üzülenlere, gamlılara oruç haramdır. Onlar, oruca layık değillerdir.(Divan-ı Kebir 1-459)

ORUÇ AYI GELDİ

Oruç ayı geldi. Hepinize kutlu olsun. Ey oruca yol arkadaşı olan, dost olan kişi! Yolun uğurlu olsun, hoş olsun.

Ben ayı görmek için dama çıkmıştım. Çünkü candan, gönülden orucu özlemiştim, onu hasretle bekliyordum.

Aya bakayım derken başımdan külahım düştü. Mübarek oruç padişahı benim aklımı başımdan aldı. Beni mest etti.

Ey Müslümanlar! Ona gönül verdiğimden beri ben zaten mest olmuşum, aklım başımda değil. Ah, orucun ne de hoş bahtı varmış, ne de güzel devleti varmış, hali varmış.

Bu oruç ayında gizlenmiş eşsiz bir ay var. Hem de Türk gibi oruç çadırında gizlenmiş.

Bu mübarek ayda, oruç harman yerine sıkıntısız, neşeli gelen kişi, o güzeller güzeli aya yol bulur.

Sıhhatli, atlasa benzeyen yüzünü kim sarartırsa, o orucun ipekli elbisesini giyer.

Bu ayda dualar kabul olur. Oruçlunun âhı gökleri deler, geçer.

Oruç kuyusunda sabreden kişi, Yusuf gibi aşk Mısır’ında sultan olur.

Ey sahura kalkan, sahur yemeği yiyen kişi! Az konuş, hatta sus! Sus da orucu anlayanlar, oruçtan söz etsinler.

Gel ey Şemseddin, ey Tebriz şehrinin avunduğu büyük insan! Oruç askerinin başkumandanı sensin.Divan-ı Kebir 3-1155)

ORUÇ SEVDASI BAMBAŞKA BİR SEVDADIR

Artık, ekmeğe karsı ağzını kapa, tatlı oruç geldi. Şimdiye kadar, yemenin, içmenin hünerini gördün. Şimdi de orucun hünerini seyret!

Oruç, Meryem oğlu İsa’ya zemzem oldu. Oruç yolculuğuna çıktı da dördüncü kat göğe yükseldi.

Kuşların kanat çırpmaları nerede, meleklerin kanat çırpmaları nerede? Kuşlar yem için kanat çırparlar, melekler ise oruca doğru uçarlar.

Orucun bazı zorlukları varsa da, yüzlerce çeşit hüneri de vardır. Oruç sevdası bambaşka bir sevdadır.

Oruç, çarşafa girmiş, kendini gizlemiş bir güzeldir. Çarşafını aç da onu seyret; o ne kadar güzelmiş!

Boynunu inceltir ama seni ölümden emin eder. Mide dolgunluğu, rahatsızlığı, fazla yiyip içmeden meydana gelir. Oruç ise seni manen mest eder.

Otuz gün ramazan denizinde bir baştan bir başa, bir uçtan bir uca yüzer durursun. Sonunda oruç incisi elde edersin.

Şeytanın bütün hileleri, tedbirleri, bütün okları, oruç kalkanına çarpar, kırılır.(Divan-ı Kebir3 ,1175)

  

Ey gönül; oruçlu iken Allah’a misafirsin!

Ey gönül! Oruçlu iken Allah’a misafirsin; sana gökyüzü sofrası yakışır!

Sen, bu mübarek ayda cehennemin kapısını kapadın! Böylece sen, cennetten binlerce kapı açarsın!

Topraktan, ateşten, sudan, rüzgârdan dikilmiş olan beden hırkasını çıkar, at!

Can, aşkın kapısına geldi de; “Beni affet; sen, özürlerin canısın!” diye yalvardı!

Ey aşk!” diye sızlandı. “Bu ayda özrümüzü kabul et; hata ettik!”

Aşk da, gülerek cana dedi ki: “Senin elini tuttum! Biliyorum ki sen, elsizsin, ayaksızsın!

Hekimim; ben, sana perhize girmeni emrettim! Çünkü sen, bu korkunun ve ümidin hastasısın!

Perhize gir de, sana bir şerbet yapıp sunayım; onu içince sen, hiç kendine gelmeyesin!”

Sustum; artık bunu aşk anlatsın! Çünkü onun gözü, canlara can katar!(Divan-ı Kebir 4, 368)

 

Ramazan ayında gereği gibi oruç tutarsan, senin vücut toprağını altın ederler. Senin fani varlığını

taş gibi ezerler de göğe sürme yaparlar. İftar vaktinde yediğin yemek lokmasının her biri, birer

mânâ incisi olur. Ramazan’da yemekte, içmekte, kötü söz söylemekte, kötü iş işlemekte sabırlı

olduğun için, bu sabır, senin manevî görüşünü artırır, gönlünün gözünü açar.(Divan-ı Kebir 4,368)

Mübarek Ramazan ayının hayırlara vesile olması dileğiyle sevgi ve saygılarımla.Mevlânâ Kültür ve Sanat Derneği Başkanı –Op.Dr.Mehmet Can Özkardeşler www.mekusad.org (drmcan71@yahoo.com)

Paylaş>>

Yorum Yap ↓