Ümitsiz Hasta…

0

Ü M İ T S İ Z   H A S T A
Birisi hastalandı, hekime gitti; a akıllı hünerli hekim, dedi, nabzımı bir ele al. Nabzımdan kalbimin halini anlarsın, çünkü el damarı, kalbe ulaşır.
Hekim hastanın nabzını tuttu, halini anladı, iyileşmesine bir ümit bile kalmamıştı, ümitsiz bir vakaydı. Dedi ki: Gönlün ne isterse yap da bedenindeki bu eski hastalık geçsin.Hatırına ne gelirse yap da sabır, perhiz rahatsızlık vermesin sana. Bil ki sabır , perhiz bu hastalığa ziyandır, gönlün neyi dilerse meydana getir. Hastaya, yüce Allah’ın buyurduğu gibi “Dilediğinizi yapın”  dedi.
Hasta, peki dedi, hadi sen git, hayra karşı, ben de  ırmak kıyısına seyre gidiyorum. Kendisine sağlıktan bir kapı açılsın diye, gönlünün dileğince ırmak kıyısında gezinip durmadaydı. Irmak kıyısında bir sûfi   oturmuştu; elini yüzünü yıkamada, daha da arınmadaydı. Hasta, sufinin başını gördü, içine bir sille vurmak isteği düştü.
Bulgur aşına tapan sufinin kellesine vurmak için elini kaldırdı. İçinden , hekim söyledi ya dilediğimi yapmazsam bu bela  olacak bana. Yüce Allah (cc)  da ”  Kendinizi, ellerinizle tehlikeye atmayın “ diye buyurmuştur.Hele şuna  bir  sille aşk edeyim. A kişi, bu sabır, bu perhiz tehlikedir, başkaları gibi çekinme, bir iyice vur bakalım diyordu.
Sufinin kellesine vurunca kelleden bir şırrak  sesi çıktı, sufi , hay asi kavat hay, napıyorsun? diye bağırdı. Adama iki üç yumruk vurmak, sakalını , bıyığını yolmak istedi sufi. Halk hummaya  tutulmuş hastadır, çaresizdir, Şeytan’ın düzenine  uyar da böyle birbirlerine  silleler vurur. Hepsi de suçsuzları incitmeye haristir, hepsi de birbirinin kafasında noksan ararlar.
A suçsuzların  başına vuran, karşılığını kendi kafanda görmüyor musun? Ey  heva hevesine uymayı hekimlik sanıp zayıfları tokatlamaya kalkan. Sana, bu ilaçtır, şifadır diyen , seninle  alay etmiş, sana  gülmüştür.Bunu diyen, Ademe  de kılavuzluk etmiş, buğdaya   yönlendirmişti ya. Ey Adem’le  Havva demişti, ilaç için şu buğday tanesini yiyin de ölümsüz olun.
Şeytan  onu sürçtürdü, kafasına vurdu, ama o sille geriye döndü, kendisine vuruldu. O Adem’in ayağını adamakıllı  sürçtürmüştü ama  Adem Allah’a (cc)  dayanıyordu, elinden tutanı , dayandığı Allah’ıydı.
O sufi  ateşlendi, öfkelendi, ama  gözünü işin sonuna dikti. Tuzağı gören kişi ilk adımda durur, yeme kapılmaz. İşin sonunu gören gözlere ne mutlu. Zarardan kurtulmak istiyorsan, gözünü işin önünde kapa,  sonunu bekle.
Sufi bir sillenin  kısası için, kör olup da baş vermeye gelmez, böyle şey olmaz diye düşündü ve teslim oluş hırkasını giymişim, o hırka , sille yemeyi kolaylaştırır bana , dedi. Sufi düşmanını zayıf gördü de düşmancasına bir yumruk vursam, kalay gibi eriyip , akıverecek. Derken Padişah kısas emredecek, beni öldürecek. Zaten çadırı harap, direk kırık, yıkılmaya bahane arıyor. Bu ölü herif için kılıç altına girmek, kısasa razı olmak yazıktır doğrusu, yazık , dedi.
Onu dövemediğinden, kadıya götürüp şikayet etmeyi  düşündü. Çünkü  kadı, Cenab-ı Hakk’ın  terazisidir. O’nun ölçüsüne, tartısına Şeytan hilesi giremez. Hasetlerin , çekişmelerin makasıdır o, iki düşmanın savaşını da  keser, dedikodusunu da. Afsunu, şeytanı şişeye hapseder, kanunu, fitneleri yatıştırır.Tamahla dolu olan düşman, teraziyi görünce , baş çekmeyi bırakır, ona uyar. Ama terazi yoksa  çok bile versen, karşısındaki payına  razı olmaz, çok verdiğini  anlamaz bile. Kadı rahmettir, inadı giderir, kıyametteki adalet denizinden bir katredir.
Sufi dayanamaz ve “ Ey zulümler eden, nasıl oluyor da gönlün hoş? Yaptığını  çekmeyeceksin mi sanıyorsun da gaflete dalıyorsun? Yahut da yaptıklarını unuttun gaflet önüne perdeler gerdi.
Sufi,  kendisine sille vuranın yanına vardı ve davacı gibi eliyle eteğine sarıldı. Onu çekerek kadıya götürdü: “ Bu ters eşeği ya  eşeğe bindir, halka göstererek rezil et,yahut da döverek cezalandır. Artık hangisini münasip görürsen onu yap. Senin verdiğin cezadan  ölse bile, ölür gider nedenini soran bile olmaz. Kadının şeriata uyarak vurduğu sopayla birisi ölürse, kadıya sorumluluk yoktur. Çünkü şeriatın emri oyuncak değildir. O Hakk’ın vekilidir ve Allah’ın adaletinin gölgesidir. Her hak sahibiyle cezayı hak edenin  aynasıdır o. O , mazlumun hakkını almak için ceza verir, kendi çıkarı, öfkesi ve menfaati için değil.Onun cezası ,  Hak içindir, kıyamet günü içindir.Bu cezada bir hata olsa bile, diyet ödemez. Çünkü birisini kendisi için döven, sorumludur, Hak için döven her şeyden emindir.
Kadı dedi ki; Ey oğul, önce sen durumu iyice açıkla, meseleyi etraflıca anlat ki ben de ona göre bir hükme varayım, müspet menfi karar vereyim. Vuran  nerde? Vurduğun yer neresi? Yahu senin  şikayet ettiğin adam hastalıktan adeta bir hayale dönmüş. Şeriat hukuku diriler ve zenginler içindir. Hiç mezardaki ölülere şeriat hükümleri tatbik edilebilir mi?
Benlikten geçmiş, hiçliği tercih etmiş olanlar mezarlıktaki ölülerden  yüz kat daha ölüdürler. Ölü  bir yüzden , bir kere ölür gider bu alemden halbuki,  sufiler  yüz yönden  ölmüşlerdir. Kadı, ben dirilere hükmederim, mezarlıkta yatanlara  değil, dedi. Bu adam  görünüşte  mezarda değil, ölü değil ama mezarlar onun varlığında gizli. Mezarda ölü çok  görmüşsündür a kör , bir de ölüde mezarı seyret. Bir mezardan, bir kerpiç düşse ne yaparsın? Akıllılar mezardan davacı olur mu hiç? Ölüye kızıp kin gütmeye kalkışma, kendine gel, hamamdaki resimle  savaşa girme. Şükret ki bir diri vurmamış kafana, çünkü dirinin reddettiğini, Hak da reddeder. Dirilerin öfkesi Cenab-ı Hakk’ın öfkesidir. Çünkü  o dışı temiz kişi, Hak ile diridir. Bu adamı eşeğe bindirmenin  şeriatta yeri yoktur; odun resmini birisi çıkar da  eşeğe bindirir mi? Onu eşeğe değil, tabuta bindirmek, daha doğru, daha yerinde.
Sufi  peki dedi; hiçbir suçum yokken, bana sille vurmasını, reva  görüyor musun? Reva mıdır böyle bir değirmen eşeği, ortada hiçbir suç yokken sufilere sille aşk etsin? Kadı, az çok neyin var deyince sufi dünyada altı dirhemim var diye karşılık verdi. Kadı , öyleyse üç dirhemi sana kalsın gerisini ona ver , hiç sözü uzatma dedi. O da  pek perişan, hasta, yoksul, arık; ekmek- katık  alması için  ona para gerek.
Bu sırada hasta adamın gözü kadının  kafasına ilişti, onun kafası sufinin kafasından daha güzeldi. Vurduğum sillenin cezası ucuzmuş deyip vurmak için elini kaldırdı. Bir sır söyleyecekmiş gibi  kadının yanına gidip kulağına eğildi, derken kadının başına bir sille aşk etti. İki hasımsınız, altı dirhemi bölüşün, ben de gürültüden kurtulayım dedi.
Kadı kızınca  sufi,  “Hey “ ,dedi, şüphe yok ki senin  hükmün adalettir, azgınlık değil. Ey din şeyhi, kendine yapılmasın istemediğin  şeyi kardeşine nasıl yapıyordun a emin kişi? Bunu bilmezmisin ki benim için kuyu kazıyorsun ama kazdığın kuyuya sonunda sen düşeceksin.Kim  kardeşine bir kuyu kazarsa kendi düşer hadisini okumadın mı?A babasının canı , okuduğunu tutsana. Kader bu hükmün yüzünden kafana bir sille indirdi.Eyvahlar olsun , öbür hükümlerin de böyleyse , başına ayağına neler gelecek senin? Bir zalime sana harcamak için   üç dirhem gerek diye acırsın ha! Acımanın yeri mi? Zalimin elini kes. Sense buyruğu onun eline veriyor, dizgini ona teslim ediyorsun. A adalet nedir bilmeyen kişi, sen kurt yavrusuna  süt veren keçiye benziyorsun.
Kadı ,kaza ve kaderden gelen her silleye, her cefaya razı olmamız gerekir , dedi. Başıma gelene razıyım, gönlüm hoş ama yüzüm ekşidi çünkü gerçek acıdır. Ey sufi, can kulağını  iyi aç. Sözlerimi yanlış anlama, sana gerçekleri anlatmak istiyorum. Allah (cc) tan bir bela  geldimi bekle ondan sonra bir lütuf  gelecektir. Çünkü O silleyi vurduktan sonra  başına konacak bir taç ve oturacağın bir taht bağışlamayacak padişah değildir O. Bütün dünya onun nazarında bir sinek kanadı değerindedir. Bir silleye karşılık sonsuz ihsanlarda bulunur. Boynunu  dünyanın altın boyunduruğundan tez kurtar da  Hakk’ın sillesini al. Peygamberler de başlarına gelenlere sabrettiler. O yüzden yüceldiler. Fakat yiğidim,  hazırlan mükafatı bekle de  gelince seni evde bulsun. Yoksa  “evde kimseyi bulamadım “ der ve getirdiği kıymetli elbiseyi geri götürür.
Sufi, ne olurdu  dedi,  şu dünya kaşlarını çatmasaydı, boyuna merhamet  isteseydi, boyuna gülseydi insana. Her solukta  ortaya bir acılık katmasaydı, değişip durarak insana zahmetler vermeseydi. Gece gündüzün nurunu çalmasaydı, kış  zevk ve sefalar sürülen bahçeyi talan etmeseydi.Sağlık bardağı humma taşıyla kırılmasaydı, dert ve elem korkusu eminliği bozmasaydı. Hasılı kullarına lütfettiği nimetlerinde bir sıkıntı olmasaydı, cömertliğinden ne eksilirdi ki?
Kadı , boş bir sufisin sen, dedi. Kufi yazıdaki kef harfi gibi için  bomboş, bir anlayışın yok. Zamanın  hadiselerine bakma. Feleğin açıklarını, hazım olunmaz şeylerini  görme. Rızık ve geçim darlığına , şu kıtlığa, korkuya, titreyişe bakma. Şuna bak sen: bu kadar acılıklarıyla beraber yine de onun için ölüyor, ondan bir türlü kendinizi çekemiyorsunuz. Acı imtihanı bir rahmet bil.
Sufi , dedi ki, Yardımını dilediğimiz Allah(cc)  kârımızı ziyansız etmeye kadirdir,  işlerimizi ziyansız bir hale sokabilir. Ateşi güllük , gülistanlık yapan, bunu da yapabilir, kârımızı ziyansız bir hale getirebilir. Dikenden gül bitiren,  bu kışı da bahar haline döndürür. Her selviyi, hür bir halde yücelten, kederi de sevinç haline döndürebilir. O’nun lütfuyla her yok var oldu ya , var ettiğini ölümsüz ederse  nesi eksilir? Bedene can verip dirilten, dirilttiğini öldürmezse ziyana mı girer hiç? O cömert Allah (cc) , kulunun canı ne istiyorsa, kul çalışmadan verse ne olur ki? Zayıf, zavallı kullarını pusuda bekleyen  nefsin, lanetlenmiş şeytanın düzeninden uzak tutsa  ne olur ki?
Kadı dedi ki, insana acı gelen tatsız ilahi emirler olmasaydı, güzel ve  çirkin, değersiz  taş  ve inci  bulunmasaydı, nefis, şeytan, heva, heves, zahmet, çalışmak, savaşmak olmasaydı, Padişah kullarını ne adla, ne lakapla çağıracaktı a  perdesi yırtılmış kişi? Nasıl, a sabırlı, a hilim sahibi diyecekti? Nasıl a babayiğit, a hikmet elde etmiş diyecekti? Sabırlılar,  doğrular, yoksulları doyuranlar, yol kesen olmadıkça, lanetlenmiş şeytan bulunmadıkça nasıl olur, nasıl belirir , nasıl anlaşılır? Rüstem ve Hamza  ile ahlaksız aynı ve bir olsaydı, bilgi ve hikmet batıl olurdu. Bilgiyle hikmet, doğru yolla , yolsuzluğu ayırt etmek içindir. Her yan yol olsa hikmet abes ve boş bir şey olurdu. Sense  şu suyu  dünyevi duyguların kaynaştığı, pis ve kirli tabiatının istekleri uğruna  iki alemin de yıkılmasını hoş görüyorsun. Ama ben biliyorum ki  sen temizsin, ham da değilsin. Senin bu soruların cahil kişilerin anlaması için. Zamanın cefası ve alemdeki bütün eziyetler Cenab-ı  Hak’tan uzak olmaktan ve gafil bulunmaktan  daha kolaydır. Çünkü cefalar mihnetler, eziyetler  hep geçer gider de Hak’tan uzaklık ve gaflet geçmez. Devletli ( mutlu) kişi , canı uyanık olan kişidir.( Mesnevi cilt6, 1293-1382 ,1483-1650,1733-1757)
Kıssadan Hisse
Hz.Mevlânâ  bu hikayede, olgun yani kamil insanla  bu yolda ilerleyen ham insan arasında bir karşılaştırma yapmış onları konuşturmuştur. Ham  olup da Allah yolunda nefsini terbiye etmeye çalışan insanın hali tam da böyledir. İster ki  hiç acı çekmeden,  dert çekmeden bu dünya hayatını yaşayıp ömrünü tamamlasın ve Allah’a ulaşsın. Halbuki  acılar dertler insanı olgunlaştırır, insan sabrederse  maneviyatta ilerlemesine ve  yol almasına sebep olur. Tam  tersi  dertler , acılar karşısında isyan eder  inkara kalkarsa yoldan çıkar, cezalandırılır ta cehennemin dibini boylar.
Hz.Mevlânâ  “Bizim dergâhımız ümitsizlik dergahı değil” demektedir. Müslüman hep ümit var olur,  “Allah’tan ümit kesilmez “ de r ve hep bir çıkış yolu arar. Olgun insan hayırlısı, velevki oldu napalım der, başa gelenleri Allah’ın  bir imtihanı  olarak görür ve razı olarak yaşamaya devam eder. Kahır olmazsa lütuf olmaz, zahmetsiz rahmet olmaz der, hep bir yumuşatıcı yol bulur.
Dertlere, belalara sabırla katlanıp,  isyan etmeden,  küfre batmadan   birlik beraberlik içerisinde güzelce yaşamak dileğiyle , sevgiyle kalınız, hayra karşı olunuz.
Mevlânâ Kültür ve Sanat Derneği Başkanı- Op.Dr.Mehmet Can Özkardeşler
www.mekusad.org(drmcan71@yahoo.com)

Paylaş>>

Yorum Yap ↓