Üveysilik…

0

Ü V E Y S İ L İ K

Peygamber  efendimiz  (sav)  veya diğer velilerin ruhları ile terbiye edilenlere üveysi  denir. Buna en bilinen örnek olarak  Veysel  Karani hazretlerini verebiliriz. O peygamber efendimizi görmediği halde büyük bir aşkla  bağlanmıştır. Bu ruhsal terbiye rabıta yoluyla ya da rüya yoluyla olabilir. Tasavvufta herhangi bir mürşide ulaşmadan onu görmeden  ruhani terbiyesiyle feyz alana  “ üveysi”  bu yoldaki yetişme tarzına da  “üveysilik”  denmiştir.

Hz.Mevlâna’nın  Mesnevî ‘sinde  adı geçen ve bugün ki yazımda bahsedeceğimiz  Beyazıd -i  Bistami, Cafer-i Sıddık hazretleri tarafından , Ebû-l  Hasan Harakani hazretleri de Beyazid-i Bistami hazretlerinin ruhları tarafından irşad edilmiş birer üveysidir. Bakalım Hz.Mevlâna  ne diyor:

Bâyezîd’in hikayesini duymuşsundur; çok önceden  Ebû’l Hasan’nın hallerini nasıl gördü. O takva padişahı, bir gün  kendisine uyanlarla ovadan geçip giderken, birden  Rey tarafından  Harakan’dan bir güzel koku  geldi ona. İştiyakle bir inledi, havadan  gelen o kokuyu içine çekerek kokladı. O güzel kokuyu  aşıkçasına içine çekti ; sanki canı yelden şarap  tadıyordu. Hani buzlu suyla dolu testinin dışına buz  gibi su katreleri sızar, o katreler, havanın  soğukluğundan  peydahlanır , testinin içinden çıkmaz. İşte koku getiren yel de  ona sır kesildi; su da katkısız şarap oldu gitti.

Bâyezîd ‘te sarhoşluk belirtileri görülünce, ona uyanlardan biri o anda ona sordu: Şu beş duyudan da,  altı  yönden de  dışarı haller nedir ki? Betin benzin kimi kızarmada ,  kimi sararmada , kimi ağarmada. Nedir bu hal, nedir bu haber? Havayı koklamaktasın, oysa görünürde  gül yok ; şüphe yok ki bu  , gizli alemden, kûllî gül bahçesinden geliyor.

Ey  her kendini bilenin, kendini tanıyanın can dileği,  her solukta sana, gizli alemden bir haber gelmede, bir mektup ulaşmakta. Yakup gibi senin burnuna da  her solukta , şifa veren bir koku gelmekte. O testiden bize de bir katrecik dök, o gül bahçesinden birazcık söz aç bize.

A ulular ulusu güzel, a yüce güzellik , bizim dudaklarımız kup kuruyken  sen yalnızca , tek başına içesin;  bizim böyle huyumuz yok, alışmamışız böyle şeye. A çevikçe  kalkıp hemencecik gökyüzünün çevresini dönüp dolaşan, içtiğin şaraptan bir yudumcağız da  bize sun. Bu çağda meclis bey yok  senden başka; ey padişahım, mecliste olanlara da  bir bak, bize de bir nazar et.

Bu şarap gizli içilebilir mi, içildiği gizlenebilir mi? Şarap zaten adamı rezil rüsva eder. İçen , hadi kokusunu  gizledi diyelim, mahmur gözlerini nasıl gizleyecek? Zaten bu koku  dünyada, yüzbinlerce perde ardında bile gizlenebilecek bir koku değil. Ova , yazı bu kokuyla doldu gitti, hatta ova da nedir, yazı da ne? Bu koku dokuz göğü bile aştı.

Şu küpün ağzını samanla ,  balçıkla  kapatmaya uğraşma; öylesine açık  bu şarap, öylesine meydanda ki  gizlenmesi mümkün değil. A gizli şeyleri bilen, gizli şeyleri söyleyen, seni avlayanı açıkla  bize ,  dedi.

Bâyezîd,  Peygamber’e (sav)  , Yemen’den  gelen koku gibi dedi, şaşılacak bir koku geldi bana. Muhammed Mustafa (sav)  seher yelinin eliyle, dedi, Yemen’den   yüce Allah(cc) ‘ın kokusu geliyor bana. Vise’nin canına  Râmin’in kokusu gelir gibi bana da  Üveys’ten  Allah(cc) kokusu geliyor. Üveys’ten Karenoğullarından gelen şaşılacak bir koku, Peygamber’i(sav)  mest etti, neşelendirdi.

Üveys varlığından yok olmuştu da  yer ehliyken gök ehli olmuştu, yücelere ağmıştı. O şekerle  beslenmiş, şekle karılmıştı, artık acı tadı kalmamıştı. Bizlikten, benlikten kurtulmuş olan o helilenin görünüşü helileydi ancak tadı değil.

Bir yandan dedi, bir sevgilinin kokusu geliyor, bu köye bir padişah gelmede. Şu kadar yıl sonra bir padişah doğacak, göklere çadır kuracak. Yüzü, Allah (cc)’ın gül bahçesinden açılıp saçılacak, güle dönecek, makamca benden de üstün olacak, beni de geçecek, dedi.

Adı ne dediler; Ebu’ l Hasan dedi, kaşını , çenesini tarif etti. Boyunu, rengini, şeklini, saçını ve yüzünü bir bir anlattı. Ruhuna ait vasıfları da  açıkladı; sıfatlarından, yolundan, yerinden, varından – yoğundan bahsetti.

Bedene ait vasıflar,  beden gibi eğretidir; bir saatlik şeye pek gönül bağlama. Tabiata ait  canın huyu suyu da  geçer gider; sen göklerdeki canın vasfını ara. Onun bedeni, mum gibi yeryüzündedir ama ışığı, yedinci kat göğün üzerindedir, Güneş gibi hani.

Hani şaka gelir sana, gülü  yerde görürsün, fakat gülün kokusu burnunun, beyninin tavanındadır. Uyuyan kişi rüyasında Aden’de bir zahmete  uğradığını görür, tesiri bedende ter olarak görülür. Gömlek Mısır’da bir harise rehin olmuştur ama, Kenân ili, o gömleğin kokusuyla dolmuştur.

O anda tarihçiler, bu sözleri yaydılar, o şişi kebapla bezediler. O çağ gelip çatınca, o padişah doğdu ve padişahlık satrancını oynamaya koyuldu. Ebu’l Hasan , Bâyezîd’in ölümünden yıllarca sonra doğdu. (150-200  yıl). O padişah, onun huyları hakkında ne söylediyse çıktı; lûtfuna, vergisine, vermeyişine dair ne söylediyse  tıpkı tıpkısına çıktı.

Önünde Lev-ı  Mahfûz, ona kılavuzdu; o  Levh, neden korunmuştu?  Yanlıştan. Ne yıldız bilgisidir, ne remil, ne de düş yoruş; bu Allah(cc)ın vahyidir; doğrusunu Allah(cc) daha iyi bilir. Sûfiler buna , anlamayanlardan  gizlemek için  gönül vahyi derler. İstersen sen de gönül vahyi de; gönül, O’nun  nazar ettiği yerdir; gönül  onu arif olduktan sonra nasıl yanılır ki? A inanan, Allah (cc)  ışığıyla görür oldun, yanılmaktan, sürçmekten  kurtuldun artık.

Bâyezîd’in buyurduğu gibi, Ebu’l Hasan  doğdu gelişti;  halktan da bunu duydu. Bâyezîd ,  “Hasan  bana uyar, her sabah kabrime  gelir, benden ders alır”  demişti. Evet   dedi,  ben de rüyasını gördüm bunun, Şeyh’in ruhundan bu sözü  duydum. Her sabah mezarlığa gider, kuşluk çağına dek huzurda dururdu.Ya Şeyh’in fermanı gelirdi ona, yahut konuşmaksızın müşkülü hallolurdu.

Derken gene  bir gün, kutluluklarla mezarlığa girdi, kar yeni yağmış ve mezarların üzeri örtülmüştü. Kar,  kat kat yığılmış, bayrak gibi boy atmıştı; kubbe kubbe olmuştu. Bunu görünce canı sıkıldı. O diri Şeyh’in mezarından bir ses geldi; ben buradayım, bana gel diyordu ses. Bu yana gel diyordu, sesime  koş; dünya kar kesilse benden yüz çevirme. İşte Ebu’l  Hasan’ın  hali o günden beri iyileşti; önce duyduğu şaşılacak şeyler belirdi, onları görmeye başladı.

Hz.Mevlâna  gerek Mesnevî’sinde gerekse Divan-ı Kebirde pek çok defalar Ebu’l  Hasan Harakâni’den bahsetmiş ve hatta o’nu tasavvufi açıdan , çağında yaşamış manevi alem büyüğü (kutb) , Hakkın nuru olarak  anmıştır.

Bizim de  gönlümüzü kötülüklerden arındırıp çevresine faydalı bir insan olarak ömrümüzü tamalamamız dileğiyle  hayırla ve sevgiyle kalınız.

Mevlâna Kültür ve Sanat Derneği  Başkanı –Op.Dr.Mehmet Can Özkardeşler

www.mekusad.org

Paylaş>>

Yorum Yap ↓